14 Haziran’da bir yazı yazmıştım.
Henüz her şey çok çok tazeydi ve zaman garip akıyordu.
Saatler ilerliyor ama şehir yerinden kıpırdamıyor, Manisa, ilk kez bu kadar kalabalıkken bu kadar yalnız hissediyordu.
Yazıyı yazarken şunu düşünmüştüm;
bazı ölümler vardır, geride sadece acı bırakır, bazılarıysa bir soru bırakır.
“Şimdi ne yapacağız?”
Ben o gün bu soruya küçük bir cümleyle cevap vermeye çalışmıştım:
Bu burada kalmamalı.
Yazım şuydu;
"FERDİ ZEYREK VAKFI "Ferdi Zeyrek Adına Yaşayan Bir İyilik Gerek"
Çünkü bazı insanlar vardır, isimleri tabelalarda, kavşaklarda güzel durur ama onlara yetmez.
Onların adı yaşasın diye tabeladan fazlası gerekir.
Hayat isterler.
Hareket isterler.
Devam isterler.
Bugün bir videoya denk geldim.
Nurcan Zeyrek konuşuyordu.
Sesi sakin.
Cümleleri ölçülü.
Ama anlattığı şey çok büyük.
Dağ köylerindeki 9 okulun çocukları için kışlık giysiler hazırlanıyordu.
Paket paket.
Özenle.
Sessizce.
O an şunu fark ettim;
14 Haziran’da yazdığım yazı bir temenniydi, bir refleksti.
Bugün gördüğüm şey ise bir cevap ve gerçek.
Bu ülke acıyı çok iyi bilir.
Ama acıyı iyiliğe çevirmeyi her zaman beceremez.
Çoğu zaman ya unutmayı seçer ya da acıyı bir süs eşyasına çevirir.
Burada öyle olmadı.
Burada Nurcan Hanım “hadi bir şey yapalım, adı yaşasın ama çocukların üzerinde yaşasın” demiş.
Ve yapılmış.
Ne büyük laflar var ortada, ne kürsüler, ne alkışlar.
Sadece doğru bir refleks var.
Tam zamanında verilmiş bir insanlık refleksi.
İnsan şunu düşünüyor ister istemez, bazı insanlar ölünce susar şehir.
Bazıları ölünce şehir konuşmaya başlar.
Ama bu sefer şehir çalıştı.
Bir çocuk üşümesin diye.
Bir aile “yalnız değiliz” desin diye.
Bugün gurur duydum.
Göğsü kabartan türden değil.
Sessiz, içe doğru bir gurur.
Ve kendi kendime şunu söyledim:
14 Haziran’da “Bu burada kalmamalı” derken, aslında bir şehre ve Nurcan Zeyrek'e güvenmişim.
İyi ki.
Ferdi Başkan kolunda güçlü bir kadınla hala Manisa için çalışıyor..
14 Haziran'daki köşeyi okumak için tıklayın: