On yaşımdaydım. Babam bana çevirmeli telefonun sırrını anlatmıştı: “Her rakam, kadranın gönderdiği darbe sayısıdır. Bir, tek darbe gönderir. Sıfır en uzun döner, çünkü on darbe demektir.” O gün anladım ki telefon bir büyü değil, bir mekanizmaydı. Sayı, gerçek bir fiziksel hareketle eşleniyordu; parmağımın çevirdiği çark, kabloların ucundaki bir santrale tıkırtılarla derdimi anlatıyordu.
Bugün bir çocuğa bunu anlatmaya kalksam, “neden bu kadar dolambaçlı?” der. Ve haklıdır. Çünkü o, bir cihaza konuşuyor; cihaz anlıyor, cevap veriyor. Aradaki mekanizmayı görmüyor, ki görmesine gerek de yok. Mekanizma görünmez olduğunda, teknoloji büyüye dönüşür. Arthur C. Clarke’ın dediği gibi: Yeterince gelişmiş bir teknoloji, büyüden ayırt edilemez. Ben o büyünün çarkını, dişlisini, tıkırtısını duyarak büyüdüm. Bu yüzden büyülenmiyorum sadece hayret ediyorum. İkisi farklı şeyler.
Şimdi iddialı bir cümle kuracağım ve arkasında dururum; “biz, insanlık tarihinin en büyük teknolojik sıçramasını tek bir ömrün içinde yaşayan ilk kuşağız”.
Tarım binlerce yılda yayıldı. Yazı, icadından sonra yüzyıllar boyunca bir avuç kâtibin tekelinde kaldı. Matbaanın Avrupa’yı dönüştürmesi iki yüzyıl aldı. Elektriğin bir köy evine girmesi, icadından yüz yıl sonraydı. Bu dönüşümlerin hiçbirini tek bir insan baştan sona göremedi. Değişim, kuşaktan kuşağa sessizce devredildi; kimse “dünya benim gözümün önünde başkalaştı” diyemedi, çünkü başkalaşma onların ömründen uzundu.
Benim ömrümde ise şu sığdı; çevirmeli telefon, tuşlu telefon, çağrı cihazı, cep telefonu, internet, akıllı telefon ve şimdi, benimle konuşan, benim komutlarımla yerime yazılım yazan bir yapay zekâ. Ortaokuldayken şehirler arası görüşme için santral bağlantısı bekleyen çocuk, bugün birkaç cümle yazıyor ve dakikalar içinde, dün var olmayan bir uygulamanın doğuşunu izliyor. Bu iki an arasında kırk yıl var. Kırk yıl tarih için bir göz kırpması. Ve ben o göz kırpmasının içindeyim.
Asıl çarpıcı olan ise hızın kendisi değil. Hızın hızlanması.
Bakın, kendi hayatımdan ölçüyorum: Evimize ilk telefonun gelmesiyle tuşlusuna geçmemiz arasında yaklaşık yirmi yıl var. Tuşlu telefondan akıllı telefona geçiş on beş yıl sürdü. Akıllı telefondan “konuşarak yazılım üreten asistana” geçiş on yıl bile sürmedi. Ve bugün kullandığım sistem, iki yıl önceki halinden kıyas kabul etmez ölçüde akıl almaz derecede yetenekli.
Bu doğrusal bir çizgi değil; katlanarak büyüyen bir eğri. Ve katlanan eğrilerin sinsi bir özelliği vardır. İnsan beyni onları sezemez. Bir nilüfer gölü düşünün… Nilüferler her gün ikiye katlanıyor ve göl otuz günde tamamen kaplanacak. Göl ne zaman yarı yarıya dolu olur? Yirmi dokuzuncu gün. Yani felaketten ya da mucizeden bir gün önce, hâlâ “daha yarısı boş” deriz.
Benim kuşağımın görevi belki de yirmi dokuzuncu günde olduğumuzu söylemek. Çünkü biz, gölün boş halini hatırlayan son insanlarız.
Her kuşak kendi çağını “eşsiz” sanır; bu bilinen bir yanılgıdır. Dedem de telgraftan radyoya geçişi mucize saymıştır muhtemelen. O hâlde benim iddialarım da bir kuşak kibri olabilir mi?
Olabilirdi… Eğer ortada ölçülebilir bir fark olmasaydı. Fark şu; önceki bütün teknolojiler, insanın kaslarını ya da duyularını uzattı. Buhar makinesi kol gücünü, telefon kulağı, televizyon gözü uzattı. Bu seferki farklı, ilk kez insanın düşünme yetisini taklit eden, hatta bazı alanlarda aşan bir araçla karşı karşıyayız. Kas gücünü çoğaltan makineler dünyayı değiştirdi; zihin gücünü çoğaltan bir makinenin neyi değiştireceğini henüz bilmiyoruz. Bilmiyoruz, çünkü emsali yok.
Ve önümüzde duran adım (bunu serinkanlılıkla yazıyorum) şu; yapay zekânın, yapay zekâyı geliştirdiği nokta. Bugün ben yapay zekâya yazılım yazdırıyorum. Bu sistemleri geliştiren mühendisler de aynısını yapıyor, yani araç, kendi gelişiminin parçası olmaya çoktan başladı. Bu döngü kapandığında ne olacağı konusunda dünyanın en yetkin insanları bile bölünmüş durumda. Kimisi insanlığın altın çağını, kimisi kontrolü kaybetmeyi öngörüyor. Ama hiçbiri “daha çok var” demiyor artık. Tartışma “olur mu”dan “ne zaman ve nasıl”a kaydı. Bu kayma, başlı başına tarihi bir işarettir.
Peki çevirmeli telefonun çocuğu olmak bana ne kazandırıyor?
Bir tek şey, ama bence kıymetli bir şey; öçek duygusu. Bugün yirmi yaşında olan biri için yapay zekâ, havanın varlığı kadar doğal. O, değişimin içine doğdu; değişimi göremez, çünkü kıyaslayacağı bir “öncesi” yok. Bense öncesini biliyorum. Parmağımın ucunda hâlâ o kadranın direnci, kulağımda çarkın geri dönüş sesi var. Bu hafızam bana şunu söylüyor; hiçbir şey “hep böyle” değildi. Demek ki hiçbir şey “hep böyle” kalmayacak.
Bu bir nostalji yazısı değil. Çark sesini özlemiyorum; santral kuyruğunu hiç özlemiyorum. Bu bir tanıklık yazısı. Tarih kitapları bu dönemi yazacak. Tarımın icadını, matbaayı yazdıkları gibi. Ama o kitapları yazacak olanlar, dönüşümü yaşamamış olacaklar. Bizse içindeyiz. Gölün boş halini gören gözlerle, yirmi dokuzuncu güne bakıyoruz.
Ve itiraf edeyim korkudan çok merak duyuyorum. Çünkü on yaşında, bir kadranın tıkırtısında evrenin sırrını bulan o çocuk, hâlâ içimde bir yerde oturuyor ve hayatında ilk kez, ertesi sabah dünyanın nasıl bir yer olacağını gerçekten bilmiyor.
Bundan daha heyecan verici bir çağda yaşamak mümkün müydü, emin değilim.