Manisa’da bir adam varmış, Hacı Mustafa diyelim. Her sabah namaza kalkar. Markete gitmez, dükkan açmaz, mitinge katılmaz. Bahçesine iner. Domates fidelerini sular. Komşusunun duvarının üstünden sarkan incir dalına bakar, “bu yıl bol olacak” diye düşünür. Çayını yapar. Oturur.

O an için herhangi bir parti lideri yoktur. Mutlak butlan yoktur. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi tartışması yoktur. Sadece toprağın ıslak kokusu ve çayın buhаrı vardır.

Siyaset bize şunu söylüyor; “Hayatınızın her anı bizimle ilgili.” Her kararınız, her seçiminiz, her nefes alışınız siyasi bir eylemdir. Buna katılmamak mümkün değil elbette. Oy vermek de, oturduğun yeri seçmek de kısmen siyasi sonuçların ürünüdür. Ama asıl mesele siyasetin bu totaliter iddiası, yani hayatın tamamını kendine malederek var olma çabasıdır.

Yaşar Kemal Çukurova’yı yazarken siyaset vardı içinde, ama asıl olan toprağın direnciydi. İnce Memed kaçar; onu çığırtkan bir ideoloji değil, açlık, onur ve bir kadının yüzü koşturur. Roman boyunca politika akar, ama hayat daha yüksek sesle konuşur. Belki edebiyatın siyasete öğrettiği tam da budur.

İnsan, koşullarından büyüktür.

Türkiye bugün yorgun ama çok yorgun bir ülke. Yorgunluğun kaynağı sadece ekonomi değil, siyasetin tüketici yoğunluğu. Her gün bir tutuklama, her hafta bir gerilim, her gün bir kriz. Muhalefet kaygılı, iktidar tetikte, vatandaş tükenmiş. Bu tükenme içinde sıradan insan ne yapacak?

Ne yapsın? Yaşıyor.

İzmir’de balıkçı kahvaltısına giden çift, bugün hangi milletvekilinin ne dediğini bir köşeye bırakmıştır. Ege’nin o serin sabah ışığında, şakşuka ve taze ekmekle oturan insanın o anını çalmak için bütün siyasi gürültü güçsüzdür. Çocuğunu okula götüren baba, kapıda bir an durur; çocuk geriye döner, elini sallar. O el sallayış hiçbir hükümetin eseri değildir.

Peki bu “geri çekilme” bir kaçış mı?

Burada işi zorlaştıran şeyi görmek lazım; evet siyasetin hayatı gerçekten biçimlendirir. Emeklinin aldığı maaş, öğrencinin girdiği sınav sistemi, hastanenin kapısındaki kuyruk… Bunların hiçbiri soyut değil. Ve bunları görmezden gelmek, bir tür lüks kaçışa dönüşür. Bahçe sulamanın huzuru gerçek; ama o bahçenin tapusu tartışmalıysa, su faturası her ay zam görüyorsa, gerçeklik kapıyı çalar.

Öyleyse mesele siyasetten kaçmak değil, siyasete teslim olmamak.

İki şeyi aynı anda tutmak. Dünyanın nasıl gittiğini görmek ve bu gidişin bütün sabahlarını, bütün çaylarını, bütün çocuk gülüşlerini ele geçirmesine izin vermemek.

Direnç bazen yumruk değil, bahçedir.

Felsefede buna “immanent direniş” derler; ama adı ne olursa olsun, Anadolu insanı bunu yüzyıllardır çok daha sade bir dille yaşatmıştır.

“Sabah olur, iş olur.” Veya “Sabah ola, hayrola.”

Yarın belirsiz olabilir; ama ekmeği şimdi yoğuruyorsun. Çocuk büyüyecek, mevsim dönecek, incir yeniden sarıya çalacak.

Siyaset belki kaçınılmazdır.

Ama sabah, henüz onun değildir.