Her konuda bir fikrin var değil mi?
Siyasetten sanata, ahlaktan başkalarının hayatına kadar her şeyi biliyorsun. Anında. Kesin. Tartışmasız. Üstelik o kadar emin bir sesle söylüyorsun ki, karşındaki sussa bile sen durmuyorsun.
Ulus Baker buna "kanaat toplamı" diyordu. Düşünmenin bittiği, sadece fikir sahibi olmanın kutsandığı o büyük hapishane.
Sana sürekli bir şeyler hakkında konuşman, bir saf seçmen dikte ediliyor.
Televizyonlar, ekranlar, sosyal medya, herkes bağırıyor ama kimse bir şey anlatmıyor. Sabah kalktığında zaten kaç tane "acil" haber seni bekliyor? Kaçı gerçekten acil? Kaçı sadece seni o gün hırçın, taraflı, hazır tutmak için orada?
Sistem sana düşünme zamanı vermiyor. Verirse… Sormaya başlarsın. Sorularsa tehlikelidir.
Baker'e göre kanaat, düşüncenin düşmanıdır. Çünkü bir konuda kanaatin varsa, artık o konu üzerinde düşünmeyi bırakmışsındır. Kendi aklının yerine, sana sunulan hazır şablonları koymuşsundur. Ve o şablonlar öyle pürüzsüz, öyle kullanışlı ki fark bile etmiyorsun.
En acısı bu değil aslında.
En acısı, bu gürültünün içinde hissetmeyi unutmak.
Baker’in Spinoza'dan ödünç aldığı o kavramla söylersek; etkileme ve etkilenme gücümüzü kaybediyoruz. Bir felaket görüyoruz, üç saniye donuyoruz, sonra ekranı kaydırıp komik bir videoya geçiyoruz. Bir haksızlık izliyoruz, öfkeleniyoruz, iki dakika sonra başka bir şey geliyor ve o öfke nereye gittiğini bile bilmiyoruz.
Duygularımız artık bize ait değil.
Sistem tarafından üretiliyor ve tüketiliyor. Ne zaman kızacağın, ne zaman ağlayacağın, ne zaman umursamayacağın hepsi ayarlanmış, hepsi programlanmış. Sen sadece uyguluyorsun.
Günümüzde modern insan hissettiğini sanan bir robot haline gelmiştir.
Pazar sabahı bunu okuyorsun.
Belki kahven var yanında. Belki dışarısı sessiz. Belki hafta içinin o gürültüsünden uzak, yarım saatliğine de olsa, sadece kendinsin.
İşte tam bu an.
Baker bize şunu söylüyor: Bu kirlilikten kurtulmanın tek yolu, bu gürültülü korodan ayrılmaktır. Her konuda bir fikrinin olmaması bir eksiklik değil, bir özgürlüktür. "Bilmiyorum" diyebilmek, "biliyorum" diye bağıran o cahil ordusuna karşı yapabileceğin en entelektüel eylemdir.
Zor gelecek. Çünkü çevren dolup taşıyor. Herkesin tarafı var, herkesin cevabı hazır, herkesin sesi yüksek.
Ama şunu da söyleyeyim: Bir tarafta durmak başka şey, o tarafın ürettiği her kanaati yutmak başka şey. Doğru yerde durmak seni düşünmekten muaf kılmıyor. Aksine, daha çok yükümlü kılıyor. Çünkü haksızlığa karşı duran biri, kendi safındaki haksızlığa da bakabilmeli. Körleşmeden. Sürüklenmeden. Bir grubun refleksleriyle değil, kendi aklıyla.
Taraf seçmek sadece bir başlangıçtır. Düşünmek ise her gün, yeniden gereklidir.
O kalabalığın dışında durmak, önce yalnızlık gibi hissettiriyor. Sonra başka bir şey oluyor, biraz daha geniş bir yer açılıyor içinde. Düşünce için yer.
Ulus Baker 2007'de öldü. Elli iki yaşındaydı.
Az okunan, az anlaşılan, çok erken kaybedilen biriydi. Sinema üzerine yazdıkları, Spinoza okumaları, imge ve düşünce arasındaki o ince ayrımı takip etme çabası — hepsi bu topraklarda hâlâ tam karşılığını bulmadı.
Ama "kanaat" meselesi bulmaya devam ediyor. Her seçim döneminde, her kriz anında, her ekran bağımlılığı tartışmasında Baker'in söyledikleri geri dönüyor. Çünkü teşhis doğruydu. Çünkü hastalık geçmedi, aksine derinleşti.
Onu okumak bu yüzden hâlâ taze. Hâlâ rahatsız edici. Hâlâ gerekli.
Gerçek düşünce ancak herkes sustuğunda başlar.
Şimdi o ekranı kapat.
Kafanın içindeki o sese kulak ver. Ve dürüstçe sor kendine:
O ses gerçekten sana mı ait?
Yoksa sadece başkalarının gürültüsünü mü tekrarlıyorsun?