Cumhuriyet tarihimizde önemli bir tarihe denk gelen bir günde, 24 Temmuz’da, siyasi hayatımıza yepyeni bir soluk geldi. Yeni Parti kuruldu ve oldukça çarpıcı birçok ilk’e, daha ilk günden imza attı.

Fakat bu yazıda öncelikle vurgulamak istediğim bu ilk’ler değil.

Bu yazıda dünyaya soldan bakan, bununla birlikte bugüne dek hiçbir siyasi partinin fanatiği olmayan bir seçmen olarak duygularımı paylaşmak istiyorum.

Gerçekten çok sıkılmıştık iklimden.

Aynı filmleri tekrar tekrar izlemekten yorulmuş, baskıdan bunalmış, gelecekten ciddi ciddi endişe eder hale gelmiş, siyaset sahnesinde tanık olduğumuz kirliliklerden, parti ayırmaksızın tiksinir hale gelmiştik.

Göstere göstere yapılan çifte standartlar, adaletsizlikler, kanmalar, kandırılmalar, üzerimiz vira bocalanan ayrıştırıcı söylemler, zaman zaman aşağılamalar, hakaretler, samimiyetten ve etik değerlerden nasibini almamış tavırlar, davranışlar, sözler, uygulamalar…

Hep derim, ülkemizde siyasiler, seçmenin gerisinde kaldı.

Kendilerini, başka bir galaksiden dünyaya gelmiş bir tür üstün ırk gibi gören ve bizi o şekilde yönetebileceğini sanan kibir abideleriyle dolu siyaset sahnesi.

Oysa bizim istediğimiz bu değil.

Biz, bizi temsil eden insanların sahiden bizi temsil etmesini istiyoruz.

Bizim haklarımızı savunmasını, bizim dertlerimizle dertlenmesini, bizim sevinçlerimizle sevinmesini.

Öylesine özlemişiz ki samimiyeti ve insaniyeti.

İnsanız ya;

Gün gelir ağlarız mesela, göz yaşımızın zayıflık olarak algılanabileceğine hiç aldırmadan.

Gün gelir güleriz, “şimdi burda yeri mi? Yakıştı mı” tereddütüne düşmeden.

Sevdiğimiz birilerini kaybettiğimizde acımızı, yasımızı gizlemez son görevimizi layıkıyla yapmaya çalışırız.

Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde öfkelenir, misal o an elimizde ne varsa yırtıp atarız.

Öfke bastırmayı marifet saymayız o an için, o hesaba girmeyiz.

Bir şey içimizi ısıtır sımsıcak gülümseriz.

Bize sevgisini sunan birine sımsıkı sarılırız.

Bir şey bize doğru geliyorsa, o doğru uğruna, doğru bildiğimiz yolda yağmur çamur demeden yürürüz.

Çok sinirleniriz bazen, ağzımıza geleni söyleriz, kelime seçme özenini göstermeyiz.

Tatlı bi espri yapar biri bi gün telefonda, çocuk sevinciyle güleriz.

Şartlar çok zorladığında yaratıcılığımız artar, sıradan bi oturma bankını, kolaylıkla dev bir sahneye dönüştürebiliriz.

Bize sevgisini sunan kalabalıkları görmezden gelme edasıyla kolay beri yürüyüp gidemeyiz.

İnsanız biz.

Sürekli, her daim stratejik, politik, manipülatif, spekülatif ne derseniz deyin adına onlardan olamayız ki. Attığımız her adım, söylediğimiz her söz öncesinde hesaba tabi olamaz ki hayatın doğal akışında.

İşte biz galiba, mevki-görev gereği bahanesine sığınıp donuklaşan figürlerden, duygusuz, ruhsuz, mimiksiz yüzlerden bıkmışız.

Ve bizi, kendimizi, İNSAN’ı özlemişiz siyaset sahnesinde.

Özgür Özel bu özlemimizi giderdi en başta.

Üstelik “erdem” diye adlandırdığımız vasıfları da gördük onda. Sadakat mesela, kararlılık, cesaret, inat.

Aşağılamadı bizi, tepeden bakmadı bize.

Ayrı gayrı da yapmadı. Ayırmadı, sınıflamadı. Dışlamadı kimseyi.

Derdimizle dertlendiğini, sevincimizle sevineceğini hissettirdi bize.

Biz yılmış seçmenlere umut oldu.

Şaşmamak gerek Özgür Özel ve arkadaşlarının kurduğu partinin daha kurulduğu gün, ana muhalefet partisi olmasına.

Yeni Parti ülkemize hayırlı olsun, uğurlu gelsin…

Ve ülkecek tek derdimiz partinin amblemi olsun…