İki Manisalı Bir Araya Gelirse…         Son zamanlarda katıldığım bütün iş seminerlerinde, konferans ve kongrelerde, ısrarla altı çizilen bir konu var. Küreselleşme sonucu ortaya çıkan yeni piyasa koşullarında ayakta kalabilmek için, işbir

           İki Manisalı Bir Araya Gelirse…
        Son zamanlarda katıldığım bütün iş seminerlerinde, konferans ve kongrelerde, ısrarla altı çizilen bir konu var. Küreselleşme sonucu ortaya çıkan yeni piyasa koşullarında ayakta kalabilmek için, işbirlikleri ve güç birlikleri oluşturmak zorundasınız. ‘Küçük olsun benim olsun’ anlayışı bitti.          Yani bize diyorlar ki; Ortaklık kültürüyle tanışın, hayata geçirin. Ortaklıklar kurun. Yok olma tehdidiyle ancak bu yolla baş edebilirsiniz. İşinizi ancak bu yolla büyütebilirsiniz.         Haklılar. Gerçekten de, hipermarketlerin mahalle bakkallarını yok etmesi örneği, günümüzde bütün sektörlere genellenebilir. Elbette istisnai sektörler vardır ama büyük oranda, sektörün devi piyasaya giriyor ve ardından, küçük işletmeler, birer birer yok oluyor. Hazin, fakat maalesef gerçek.         Tamam, hal böyle kabul, biz de gereğini yapalım o zaman. Yapalım da nasıl? Kayseri’de yaşıyor olsak iş kolay, ya da Denizli’de. Ama biz Manisa’da yaşıyoruz. Manisa öyle bir yer ki; ortak olmak şöyle dursun, aynı işi yapanlar, ancak birbirinin kuyusunu kazar.          Kolay beri ‘Meslektaşım’ lafını duymazsınız bir Manisalı’dan. ‘Rakibim’i duyarsınız daha çok ve önüne de hoş olmayan bir iki sıfat eklenmiş olur genellikle. Rakiple işbirliği kavramı ise, beyinlerde algılama güçlüğü yaratır muhtemelen. Hele ki;  ‘Önemli olan, pastadan kendinize düşen payı büyütmek değil, pastayı büyütmektir’ i anlatabilmek ciddi mesai ister kanımca. İşimiz zor yani.          Birinin bir işten para kazandığı görüldüğü (görülmesi gerekmiyor sanıldığı)  an, birden o işle ilgili mantıksız bir furyanın yaşandığı ve bu durumun çok olağan karşılandığı, yaratıcı girişimlerden yoksun bir kentte yaşıyoruz maalesef. Yaratmak değil, kopyalamak üzerine kurulu sistem. Sonuçta herkes zarar ediyor. Kopyaların tamamı bir yıl içinde kapanıyor. Belki mantıklı sayıda kalsa kazançlı olabilecek bir iş kolu, ya da iş fikri heba olup gidiyor. Bu durum, yıllardır her konuda tekrar tekrar yaşanıyor. Birkaç akıllı adam, çeşitli platformlarda konuyu dile getiriyor, ama hiçbir sonuç alınamıyor. Ve bu yaygın anlayış yıllardır Manisa’da kırılamıyor. Şimdilerde çiğ köfte moda mesela. Adım başı çiğ köfteci. 1 yıl sonra bakın, 3-5 tane kalmış olur, diğerleri kapanır. Arz talep dengesi mi bilmezler, Manisa’nın hangi coğrafi bölgede olduğunun farkında mı değiller, her bölgenin, kültürü ile damak tadıyla, yeme alışkanlıklarıyla uyumlu ve doğru orantılı olarak talep yaratacağını göremiyor mu bu yatırımcılar, anlamak mümkün değil. Talebi karşılayacak kadar belli sayıda olsa, o işi yapan herkes, o işten para kazanır. Sayı çoğaldıkça pasta dilimleri küçülür, kazanç düşer, sonuçta herkes bu işten zarar eder. Bu çok basit mantığı yürütemiyorlar mı bilemiyorum. Bildiğim, furya işlere yatırılan sermayeye, verilen emeğe ve kaybedilen zamana yazık.          Birine ‘bir iş kuralım’ desen, ilk aklına gelen soru ‘şimdilerde hangi iş en çok kazandırıyor?’ olur. Oysa ki doğru soru, ‘Piyasada hangi konuda açık var?’ değil midir? Ya da, ‘Manisa’da ne yok?’ sorusu bizi daha yaratıcı iş fikirlerine götürmez mi? Hatayı baştan yapıyoruz yani. Bu konu üzerinde çok düşünmüşümdür. Bu durumun kökeni ne? Kendimce bulduğum yanıtlar, açıklamalar var, ne ölçüde geçerlidir bilmiyorum, ama paylaşmak isterim yine de. En azından bu yazıyı okuyanların da konu üzerine düşünmeye başlaması adına bir açılım sağlar belki. Doğanın inanılmaz ölçüde cömert olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Toprak, düne kadar atalarımıza, dedelerimize, babalarımıza hayatlarını idame ettirmek için gerekli her şeyi sunmuş. Dedelerimiz, babalarımız dükkanlarını, kazanç beklentisinden ziyade, adresleri belli olsun diye açmış. Geçimlerini karşıladığı sürece, ticarethanelerinden extra beklentileri olmamış. İş büyütmek fikri ile muhtemelen hiç tanışmadan göçüp gitti birçoğu. Dolayısıyla, bizim kuşağın örnek alabileceği girişimci rol model neredeyse hiç olmadı. Olduysa da, sayıları çok azdı. Özetle, biz, atalardan miras rehaveti kuşaklar boyu taşıyıp geldik. Büyük işin büyük derdiyle uğraşmak istemedik. Ama artık devir değişti. Koşullar artık hepimizi çalışmakla ve üretmekle mükellef kılıyor. Ama sınai, ama ticari bir takım faaliyetlerde bulunup, kazanç sağlamak zorundayız. Nüfusumuz o kadar arttı ki; kendi geçimimizi teminden öte, istihdam sağlamak da öncelikli hedeflerimiz arasına girmeli. İstihdam sağlamak içinse büyümek zorundayız. İşimizi büyütmek zorundayız. Sayemizde bir fazla kişi evine ekmek götürebiliyorsa, bu bizim en büyük manevi kazancımızdır. Bu noktadan baktığımızda, maddi kazancımızı arttırma zorunluluğu ortaya çıkıyor. Yani lafın özü; işimizi büyütmek zorundayız. Rehavetten sıyrılma vakti geldi geçti. Odaklanmamız gereken nokta bu. O halde bu konulara kafa yoran insanların tavsiyelerini dikkate alma vaktidir. Onlar da, ağız birliği etmişçesine, işbirliği, güç birliği, ortaklık diyorlarsa, gelin şu işi Manisa’da başaralım. Ortaklık kültürünü bir şekilde hayata geçirelim. Rakiplerimizle didişmeyi bir kenara bırakıp, meslektaşlarımızla işbirliği yapmanın yollarını arayalım. Tabi sadece bu değil. İnovasyon (Şu lafın Türkçesini birileri üretsin diye umutla bekliyorum.) dedikleri şeyin içinde yaptığın işe fark koymak, markalaşmak, kurumsallaşmak gibi daha bir dolu kavram, kural, nüans var farkındayım da, bizim önce şu bir araya gelme işini çözebilmemiz lazım.          İki Denizlili bir araya gelirse iş kurar, iki Kayserili bir araya gelirse holdingleşmenin adımını atar. İki Manisalı bir araya gelirse ne yapar? Ne olur ‘ Yapsa yapsa dedikodu yapar’ demeyin. Değiştirelim şu işi. 

Naime SİMSAROĞLU'nun Manisa Ticaret ve Sanayi Odası’nın Yayın organı olan İDEAL KENT Dergisi’nde yer alan yazısıdır.