Fotoğraf hobimin bana kattığı en büyük faydalardan birisi; farklı coğrafyalara, farklı insanlara ve ömür boyu unutamayacağım hikayelere şahit olmamdır. Gittiğimiz her yerde tanıştığımız insanlarla adeta bir gönül köprüsü kuruyoruz. Zira deklanşöre bastığımız her karenin arkasında yaşanan bir hayat, anlatılmayı bekleyen bir öykü var. Ve öyküsü olan fotoğrafların kıymeti, zaman geçtikçe daha çok anlaşılıyor.
Geçtiğimiz günlerde Denizli’nin Çal ilçesine bağlı Aşağıseyit köyünde, kökleri 853 yıl öncesine uzanan eşsiz bir geleneğe şahit oldum: Sudan Koyun Atlatma. Hayatım boyunca gördüğüm en ilginç ve en heyecanlı yarışmalardan biriydi. Yarışmanın mantığı basit gibi görünse de ardındaki emek büyük: Çoban, arkasındaki koyunuyla birlikte dereye doğru koşturuyor. Önce çoban suya atlıyor; şayet koyun da tereddüt etmeden sahibinin arkasından suya atlarsa puan kazanıyor, atlamazsa eleniyor. Arkasından koyunu atlayan çobanın o anki gururu ve mutluluğu ise kelimelerle tarif edilemez.

Yarışmayı büyük bir ilgiyle seyrederken zihnimde dönüp duran sorular oldu: Koyunların suya atlamamasının sebeplerini anlamak zor değil; doğası gereği suyu sevmeyen canlılar nihayetinde. Peki ama çobanın ardından o coşkulu adımla koyunu suya atmaya iten güç neydi? Bunun arkasında uzun bir eğitimin izleri mi vardı, yoksa aralarındaki sessiz bir anlaşma mı?
Zihnimde, beni koyun atlatma festivalinin dışına çeken düşünce belirdi. Olaya farklı bir pencereden bakmak istedim.
Acaba bu hayvanlardan beklediğimiz şey sadece bir itaat miydi, yoksa insanlığın asırlardır unuttuğu o saf sadakat ve vefa arayışı mı?
Ve dönüp kendime sordum: İnsanoğlu olarak kaybettiğimiz, bugün ne yazık ki sadece İstanbul’da bir semt adı olarak hatırladığımız "vefa" duygusunu, asıl sadakati hayvanlarda mı arıyoruz?
Sağlıcakla kalın.
İsmail AYBEY