‘Düşünmek bir eylemdir…’ Kulağa biraz tuhaf, biraz zorlama geliyor değil mi? Çünkü bizim eylemden anladığımız, Bedensel hareketliliktir… Yürümek, koşmak bir eylemdir, Çalışmak, ev işi yapmak, futbol oynamak, yemek yemek… Bedensel hareketlilik yoksa

‘Düşünmek bir eylemdir…’

Kulağa biraz tuhaf, biraz zorlama geliyor değil mi? Çünkü bizim eylemden anladığımız, Bedensel hareketliliktir… Yürümek, koşmak bir eylemdir, Çalışmak, ev işi yapmak, futbol oynamak, yemek yemek… Bedensel hareketlilik yoksa işin içinde, Boş boş oturmaktır onun adı ya da yan gelip yatmak.. Zihinsel üretimi,  hafife almak da değil yok sayarız. Hem her şeyin hazır düşünülüp üretilmişi yok mu canım Alır kullanırız, zihnimizi yormaya ne gerek var, Modern toplum da böyle bir şey değil mi zaten? Bu zihinsel tembelliğimiz toplumsal karakterimizdir bizim: Kökü eskilere dayanan.. Ben diyeyim 100 yıl siz deyin 200 yıl.. Bu toplumsal zihin tembelliğimiz bütün alanlarda kendini göstermiştir: Ekonomik, siyasal, kültürel… Üretmekten çok almayı, taklit etmeyi, kopyalamayı yeğlemişiz. Osmanlı ‘da da böyleydi bu: 18. yy’da yüzünü batıya çeviren Osmanlı, Moderniteyi taklitle, çözümü kopyalamakla eş görmüş, Reformları o doğrultuda yapmıştır: -“Matbaa mı? Alalım canım getirin hemen, kurun!” (gerçi bir 300 yıl gecikmeyle ama olsun!) -“Askeri okul mu, aynısını yapın hemen!” -“Eğitmen mi, canım Avrupa’dan getirin işte subayları eğitsinler bizimkileri!” -“Ne? Sorun yönetim sisteminde mi? hemen bir anayasa! Ama ne kadar Avrupa’dan olursa o kadar iyi” -“Çok güzel modernleştik işte Avrupa’nın bir parçasıyız.” -“ Ama   efendim, hazine tam takır, ne yapmalı?” -“Borç almak gelişmişliğin göstergesidir, borç alalım, hatta borsa kuralım!” Bir süre sonra malum: -“E batıyoruz yaa nasıl oldu bu iş!!” Acı olan bu zihniyetin hala devam ediyor olması. Şehirleşmeyi her yere büyük alışveriş merkezleri dikmek, Ekonomik  kurtuluşu bize söyleneni yapmak, Kültürel  gelişmeyi olanı aynen almak olarak görüyoruz. Şarkılarımız taklit, Filmlerimiz özenti, Dizilerimiz uyarlama, Romanlarımız ısmarlama, Aydınlarımız toplumuna yabancı… Hal böyle olunca halkımızın geneli de bundan nasibini alıyor, Kopyala-yapıştır gündelik hayatın rutini oluyor. Öğretmen sınav sorularını, Öğrenci proje-performans görevini, Senarist senaryosunu, Besteci notalarını, Reklamcı sloganını, Edebiyatçı öyküsünü, Mimar projesini, Politikacı söylevini, Köşe yazarı kendi fikri diye sunduklarını: Kopyalayıp yapıştırıyor. Sonra herkes bütün bu kopyaları Sanal alemde ‘paylaşıyor’. Haksızlık etmeyelim, Birazcık zihinsel eylemi o sırada görüyoruz: ‘Vayyy’,  ‘süpper’, ‘kesin izle’, ‘bayıldım’ spotlarıyla bu çalıntı üretimler Yayılıyor, yayılıyor mecrasında akıyor… Yarı uyanık zihinler aslında uyumaya, uyutulmaya, devam ediyor. Toplumsal uyuşukluk had safhada doludizgin gidiyor. Bize haz da veriyor bu durum, Bilgilendiğimizi ve bunu yaydığımızı sanıyoruz, Bizim gibi düşünen kalemleri görüp mutlu oluyoruz: “A bak ne güzel yazmış”, “Bak şu Yılmaz Özdil’e ne döktürmüş gene” “Tam benim düşündüğüm gibi!” “Bravo ustaya, hemen yayayım şunu, bu da benim yurttaşlık görevim olsun!”, Oysa farkında bile değiliz ki o ve onun gibi yazarlar, Bizim yaptığımız copy-paste’in  piri!! Tek yaptıkları, bu kültürel ve siyasal yozlaşmanın tam ortasında Tepkileri yatağında tutmak, Çözüm üretmeden, yapay bir muhalefetle, Halkın sesi gibi görünüp rahatlamamızı sağlamak. Toplumsal gazımızı almak yani… Neyse… Devam devam: Kopyala, Yapıştır!...