İhtiyacımız olan şey Mehmet Akif ile Neyzen Tevfik arasında yaşanan dostluktur. Aslında Nazım Hikmet ile Necip Fazıl, yine Nazım Hikmet ile Peyami Safa arasında yaşanan yarışmalı dostluğu da buna örnek gösterebiliriz. Ya da çok yakın arkadaş ol
İhtiyacımız olan şey Mehmet Akif ile Neyzen Tevfik arasında yaşanan dostluktur.
Aslında Nazım Hikmet ile Necip Fazıl, yine Nazım Hikmet ile Peyami Safa arasında yaşanan yarışmalı dostluğu da buna örnek gösterebiliriz.
Ya da çok yakın arkadaş olan Sabahattin Ali ile Nihal Atsız…
Nazım Hikmet ile Necip Fazıl daha lise yıllarından arkadaştılar. Bahriye Mektebi’nde aynı sınıftaydılar. Şiir gecelerinde birlikte, yan yana şiir okuyorlardı. Siyasi görüşleri şekillendikten sonra şiddetli tartışmalar yaşadılar.
Dostlukları ideolojik rekabete yenildi.
Ama şu örnek bile geçmişteki karşıtlığın dahi en az dostluk kadar nitelikli olduğunu gösteriyor.
Necip Fazıl Nazım Hikmet’i hapishanede ziyaret eder ve der ki ona;
“Nazım, benim rejimim olsa seni asardım. Ama bu hiçlik rejiminde fikirsiz ve imansız insanların seni sürdürmesinden müteessirim. Onun için seni ziyarete geldim.”
Nazım Hikmet şöyle yanıt verir;
“Benim rejimim olsa ben de seni asardım. Ama inanmış olmanın haysiyetini ve sanatta ‘eski’nin en yükseği olmandaki değeri inkar etmezdim. Bil ki bu soylu tarafının daima takdircisi kalacağım.”
Nazım Hikmet ile Peyami Safa’nın atışmaları, yazın kavgaları ise kitaplara konu olmuştur. Ergun Göze’nin “Peyami Safa Nazım Hikmet Kavgası” kitabını lise yıllarımda okumuş ve bu iki büyük şairin ‘düşmanlıklarının’ gerisinde nasıl bir dostluğun yattığını görmüştüm.
Birbirleriyle kavga ederken aynı zamanda nasıl övdüklerini, överken nasıl satır aralarında yerdiklerini hayranlıkla okumuştum.
Peyami Safa ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu Nazım Hikmet’e adamış ve kendisine imzalayıp vermiştir. Nazım Hikmet de, Resimli Ay dergisinde romanı öven, ‘muazzam’ olarak niteleyen bir yazı kaleme almış ama yine de satır arasında eleştirmekten geri kalmamıştır.
Bir dönem Tan Gazetesi’nin ikinci sayfasında yazıyorlardı. Sol köşede Nazım Hikmet ‘Orhan Selim’ takma adıyla yazıyordu, “Bu da Benden” başlığıyla… Sağ köşede de “Düşündükçe” başlığıyla Peyami Safa yazıyordu. Ve genelde birbirlerine ters düşen şeyler yazıyorlar, şiddetli yazın kavgaları yapıyorlardı.
Onların dostluğunu da ideolojik karşıtlıklar aldı ellerinden.
Çok yakın arkadaş olan Sabahattin Ali ile Nihal Atsız’ın arası da bu yüzden açıldı.
Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanını yayınlaması bağları kopardı. Nihal Atsız, Sabahattin Ali’nin milliyetçileri şeytan olarak tanımladığını düşündü ve ardından “Dalkavuklar Gecesi” kitabını yayınladığı dönemde de ipler tamamen koptu.
İdeolojik kamplaşma bu dostluğu da bitirdi.
**
Oysa Mehmet Akif Ersoy ile Neyzen Tevfik arasında yaşanan dostluk, Mehmet Akif’in ölümüne kadar sürmüş, hiçbir ideolojik farklılığa teslim olmamış, çok özel bir dostluktur.
Özel olduğu kadar örnek alınası bir dostluktur.
Dünyaya bakışları birbirinden bu kadar farklı, yaşam tarzları taban tabana zıt, edebi görüşleri ve üslupları ayrı bu iki insanın yaşamları boyu sürdürdükleri dostluk ilişkisi takdire şayandır.
Bir tarafta ney ustası, hiciv üstadı, derbeder bir yaşam süren, alkol bağımlılığı nedeniyle defalarca akıl hastanesinde tedavi görmek zorunda kalan Neyzen Tevfik…
Diğer tarafta, İstiklal Şairi, Türk edebiyatının devi, Kur’an-ı Kerim mütercimi Mehmet Akif…
Neyzen Tevfik, çocukluğunu ve ilk gençliğini İzmir’de geçiriyor. İzmir Mevlevihanesi’nde ney çalmayı öğreniyor. Babası onu 19 yaşındayken İstanbul’a Fatih Medresesi’ne gönderiyor.
Fakat o medreseden çok Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerine gidiyor.
1899…
O sıralarda kendinden 6 yaş büyük Mehmet Akif’le tanışıyor. Mehmet Akif ona bir ağabey gibi kol kanat geriyor. Ney çalmadaki eşsiz yeteneğini fark ediyor ve onu birçok şair ve edebiyatçıyla tanıştırıyor. Birçok konakta, köşkte ney çalmasını, önemli meclislerde bulunmasını sağlıyor.
Hatta onun cübbe ve şalvar yerine pantolon giymesini öğütlüyor ve ona bir setre pantolon armağan ediyor.
Mehmet Akif Neyzen Tevfik’e Arapça, Farsça dersleri verirken, Neyzen de Akif’e ney çalmayı öğretiyor.
Mehmet Akif’in onunla ilgili tek sorunu, alkole olan düşkünlüğü…
Neyzen Tevfik, İstanbul’a gelişiyle birlikte alıştığı içkinin giderek iflah olmaz bir bağımlısı oluyor. Zaten Neyzen Tevfik deyince hemen insanın aklına efsaneleşmiş anekdotları gelir.
Gerçekten alkol tüketimi sıra dışıydı ve nüktedan yapısı nedeniyle de birçok olay geçmiştir başından. Çünkü derbeder bir yaşam süren Neyzen Tevfik, omzunda ney’i, boynunda rakı matarasıyla gezerdi bütün gün. Onun Marmara Denizi kadar içtiği söylenir!...
İşte Mehmet Akif de hep onu bu bağımlılıktan kurtarmaya çalışmıştır. Defalarca içkiyi bırakan Neyzen dayanamıyor, tekrar başlıyordu.
Mehmet Akif, bir gün ondan söz aldı, “Artık” dedi, “meyhaneye adım atmayacaksın, söz ver!”.
“Tamam, söz” dedi Neyzen ama Mehmet Akif yemin etmesini istedi. Neyzen de;
“Vallaha meyhaneye adım atmayacağım” dedi.
Dedi ama Neyzen bu durur mu, tam da bu sözü verdiği günün ertesi günü İzmir’den bir arkadaşı geldi ve onu meyhaneye davet etti. Neyzen de Mehmet Akif’e sözü olduğu için ne yapacağını şaşırdı.
Arkadaşına bir mekan adı vererek oraya gitmesini söyledi. Kendisi de akşama doğru bir at kiraladı ve o mekana atıyla gitti. İçkisini atına getirtti ve o akşam atından inmeden içti.
Arkadaşı, “İnsene o atın tepesinden, gel şurada masada karşılıklı içelim” dedikçe o, “hayır olmaz, Akif’e sözüm var, meyhaneye adım atmayacağım” diyordu…
1928-1929’da Mısır’a gitti Neyzen Tevfik. Gitme amacı Mehmet Akif’i ziyaret etmekti. 1 yıl kadar onun evinde kaldı.
Mehmet Akif tabi disiplinli, tertipli bir adam… O sırada Kuran’ı Kerim tercümesiyle uğraşıyor. Yemeğinden, çalışma saatine kadar her şey bir düzen içinde akıp gidiyor. Neyzen Tevfik’e şart koşuyor, “eve belli bir saatten önce geleceksin ve içki içmeyeceksin!”
Tamam diyor Neyzen, bir süre de uyuyor bu yaşama ama bir süre sonra yine içkiye başlıyor.
İşte o günlerde Mehmet Akif bir şiir yazıyor onun için. O şiir Safahat’ta yer almaktadır. Nereden biliyoruz ona yazdığını? Büyük şair, kendi belirtiyor bir dipnotla, sayfanın altında.
Şiirin adı: Derviş Ahmed…
Dipnotta şöyle yazıyor:
“Tevfik Neyzen’in üçbin dörtyüzüncü tövbesinden istifası münasebetiyle.”
Uzun bir şiir, şöyle başlıyor:
“’Bir ömürdür içiyorsun, bırak artık şunu!’ der;
Derviş Ahmed bu hidayetle hemen tövbe eder.
Ama bir tövbe ki: Binlikleri çarpar duvara;
Tas, çanak, testi, perişan, serilir tahtalara.
Rakı tufanı, su girdabı alırken olayı;
Anaforlarla dönerken mezeler fırdolayı;
Bir kerametle dedem postu oturtup sedire,
Oradan, mest-i zafer, bakmaya başlar seyire.
Başlar amma, pek uzun boylu seyirden bıkılır…
Derviş Ahmed de bizim, öğleye varmaz sıkılır.
Kalkar, olmaz, yatar, olmaz, döner, olmaz dediği;
Neyle doldursa o bir türlü kapanmaz gediği?”
Neyzen Tevfik, genç yaşta ney çalmaya başlamış, Şair Eşref’in dostluğunu kazanmış, hem II. Abdülhamit’in sarayında hem de Atatürk’ün karşısında ney’ini üflemiş, Sadrazam Talat Paşa’dan ressam Fikret Mualla’ya kadar her kesimden insanın sevgisini kazanmış ve ölümünün ardından Aşık Veysel’in ardından ağıt yazdığı önemli bir üstattır.
Ve onun tüm yaşamı boyunca en çok saygı duyduğu kişilerin başında gelen, bir ağabey olarak gördüğü, onu görmek için Mısır’a kadar gittiği, ölümünün ardından yasa büründüğü, edebiyatımızın dev ismi, istiklal şairimiz Mehmet Akif’le kurduğu dostluk örnek alınası bir dostluktur.
Hangi siyasi görüşten, hangi takım taraftarlığından olursak olalım, birbirimizi değil anlamayı, dinlemeyi bile başaramadığımız bir dönemden geçtiğimizi düşünüyor ve bu tür dostlukların örnek olmasını diliyorum.