KOŞMAZ: “YOLSUZLUK YOKSA DÖRT BAKAN NEDEN GÖREVDEN ALINDI?”

Manisa Ticaret ve Sanayi Odası’nın Ocak ayı Meclis Toplantısında konuşan Başkan Bülent Koşmaz bomba açıklamalar yaptı. 17 Aralık operasyonuna değinen Koşmaz, “Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, İçişleri Bakanı Muammer Güler, Avrupa Birliği’nden sorumlu Egemen Bağış ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar görevden alındılar. Fakat görevden alınmadan önce İçişleri Bakanı bu operasyonları yapan polisleri görevden aldı. Bu çok manidar. Sayın başbakan 4 tane bakanını neden görevden aldı? Bunu da ayrıca düşünmemiz lazım.” Dedi.

KOŞMAZ: “YOLSUZLUK YOKSA DÖRT BAKAN NEDEN GÖREVDEN ALINDI?”

Manisa Ticaret ve Sanayi Odası’nın Ocak ayı Meclis Toplantısı oda hizmet binasında yapıldı. Meclis Başkanı Hayati Dolman’ın başkanlığını yaptığı toplantıda gündemde yer alan maddeler oy birliği ile kabul edildi.

Toplantıda söz alan Manisa Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Koşmaz, 2013’ün bir değerlendirmesini yaparak, 2014 yılındaki beklentilerini meclis üyeleri ile paylaştı. 2014 yılının çok zor geçeceğine vurgu yapan Manisa TSO Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Koşmaz, 17 Aralık sürecinden sonra 2014 yılından beklentilerinin oldukça farklı boyutlara taşındığını söyledi.

2014 yılından ne bekliyoruz denmesi için önce geçmişe dönüp nelerin olduğuna bakılması gerektiğini söyleyen Manisa TSO Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Koşmaz, ‘Geçtiğimiz yıllarda ABD, Irak’a demokrasi götürdü. Götürdüğü demokrasinin ardından çekilmelerine rağmen bugün hala canlı bombalar orada faaliyette. Her gün Irak’ta değişik yerlerde patlayan bombalar,  Irak’ta can alıyor. Irak’ın her bölgesinde isyancı grupların olduğunu görüyoruz. Ve bu gruplar arasında ciddi çatışmalar oluyor. Yine El Kaide bağlantısı olduğu düşünülen Irak-Şam İslam Devleti Örgütü Bağdat’ın çok yakınında Felluce’de bağımsızlık ilan etmiş durumda. İşte böyle bir demokrasiyi bırakıp gitti Amerika. ABD, Afganistan’a da demokrasi götürdü. Orada da durum aynı. Taliban’dan herkes illallah demiş durumda. Demokrasi götürdükleri yerler maalesef bu noktalara getirildi. Sonra ne oldu?  Arap Baharı diye bir dalga yaşamaya başladık. Tunus’ta bir kişinin kendini yakmasıyla birden bire alevlenen ve Tunus’ta yönetimin başlayan süreç, Tunus’ta yönetimin değişmesine sebep olan hareketlerden sonra Mısır’da, Libya’da zaman zaman Yemen ve Lübnan’da bile çatışmaları gördük. Ama Tunus,Libya ve Mısır’da yönetimler devrildi. Kimi çatışmaların olduğu ülkelerde henüz yatırımlar ayakta, devlet yönetimlerinde bir değişiklik olmadı. Şöyle bir düşünürsek Kıbrıs harekatı sırasında bütün dünya bize ambargo uygularken omzunda mermi taşıyan Kaddafi’yi  bir an önce makamından gitmesi için başka devletlerle bir olup ‘NATO’nun Libya’da ne işi var?’ Dediğimiz yere koşa koşa gitme durumunda kaldık. Mısır’da Hüsnü Mübarek dönemini değiştirdik. Yerine başka bir yönetim geldi. O yönetimi askerler silah zoruyla, darbeyle uzaklaştırdı. Hala bugün Mısır’da çatışmalar var, hala Mısır’da ölümler var. Şuanda Mısır’da Mısırlılar tarafından, hatta bu işi organize eden ülkeler tarafından bile Hüsnü Mübarek yönetimi aranır duruma geldi. Tabi bütün bunlar  olurken biz bölgede, bölgesel güç oluyorduk. Aynı zamanda küresel güç oluyorduk. Hoşumuza da gidiyordu bu durum. Büyük Orta Doğu Projesinin eş başkanı olmak gayet güzel şeydi. Orta doğunun ve bu bölgedeki, hatta Kuzey Afrika’daki İslam ülkelerinin patronu haline geliyorduk. Her şey bize sorulmaya başlanıyordu. Bu arada İran’la zaman zaman gerilmeler yaşıyorduk. Öyle bir noktaya geldik ki, her şeyi düzelteceğiz derken, komşularımızla sıfır sorun yaşayacağız derken, ya komşularımla sırf sorun haleni geldik. Ya da komşularımla sıfır komşu konumuna geldik. O günlerde Suriye’den başka dostumuz kalmamıştı. Dostumuzdu, kardeş ülkeydi. Birlikte toplantılar yapıyorduk, birlikte nikahlar kıyıyorduk. Ama nerden bilebilirdik ki, Esad bir gün bizim can düşmanımız olacak. Maalesef bugünlerde bunlar gerçekleşiyor. Bu olaylar olduğu sıralarda, gerek odamızın çıkardığı İdeal Kent Dergisinde, gerekse meclis toplantılarında yaptığımız konuşmalarda ‘Bugün başlamış olan Arap Baharı yarın başka ülkelerin kışı, ateşi olmasın’ endişelerini defalarca dile getirdik. O değerlendirmelerimizde, keşke biz haklı çıkmasaydık. Çünkü bugün bunların bedelini çok pahalı ödüyoruz. Tabi bütün bu yönetim değişikleri olurken aslında Büyük Orta Doğu projesinin alt yapısı hazırlanıyor. İslam ülkelerinin bulunduğu coğrafya bir şerit halinde Afganistan, Pakistan’ın hatta Yunanistan’daki Müslüman bölgeleri içine alacak şekilde günden güne planlanıyordu. Tabi bizde projenin eş başkanı olarak üzerimize düşeni yapmak zorunda kalıyorduk. Sonra Gezi Parkı olayları yaşanmaya başlandı. Önce masum bir öğrenci hareketi olarak başlayan olaylar, sonra Gezi Parkının dışına taşındı. Marjinal grupların desteği ile oradaki iyi niyetli kişileri de tahrik ederek çok ciddi olaylara şahit olduk. Gezi Parkının dışına taşınan olaylar hiçbir hak, hukuk, özgürlük düşüncesi açısından değerlendirilemezdi. Ama sapla saman karıştı. Gerek sokağa dökülenler, gerekse onlara karşı tavır koyan  emniyet güçleri birbirlerine anlayışsız yaklaştılar. Bütün bunları kısaca geçtikten sonra, insan şunu düşünüyor. Dünyada bir çok ülkelerde iç çatışmalar var. Dünyada bir çok ülkeler komşularıyla savaşıyor. Bunlar nerede olduğuna baktığınızda bir çoğu, hatta  %90 oranında İslam ülkelerinde yaşanıyor.  Batılı dediğimiz ekonomik açıdan, diplomatik açıdan ya da askeri açıdan güçlü olan ülkeler, bu şekilde  istediklerini elde edebilmek için dünyadaki istedikleri ülkeleri karıştırıyorlar. Sonrada oralara gelip yer altı, yer üstü zenginliklerine ambargo koyup, ipotekleri altına alarak ülkelerine dönüyorlar. Ve buralarda harcadıkları tüm masrafları da bu ülkelerde oluşan yeni yönetimlere bırakıyorlar. Müslüman olmayan az gelişmiş ülkelerde, kim de petrol rezervleri varsa, kimin yer altında güçlü maden rezervleri varsa, bu bahsettiğim ülkeler oralara da gidip güçlerini ortaya koyuyorlar. Nitekim bugün Afrika’nın orta bölümünde yaşanan olaylar gibi. Ve biz böyle bir ateş çemberinin içindeyken  Türkiye’de 2013 yılını ekonomik daralmayla kapattık. Aslında Maliye Bakanımızın kendi ağzından dinlediğim değerlendirmesinde 2013 yılında yüzde 3 büyümeyi yakalarsak öpüp başımıza koyalım demişti. Hedeflenen gerçekleşti. Çünkü neden? Her ülkeyi yönetenlerin, belli bir ekonomik politikası olacak ki, bu ilerleyen yıllardaki politikalara zemin oluştursun, onların esasını teşkil etsin. Ve öyle bir daralma ileriki yıllar için daha hızlı büyümelere, enflasyonun yukarı çıkmasını önlemelere hatta ve hatta cari açığın azalmasına yol açabilecektir. Ve gerçekçi olan yaklaşımından dolayı da Maliye Bakanımızı takdir ettiğimi yönetim kurulu arkadaşlarıma belirttim. Ve yine 2013 tamamlanmadan önce ekonomide 2014’ün bir daralma yılı olması hedefleniyordu. Eğer böyle bir daralma yaşanırsa cari açığımız azalacak. Bunun yanında vatandaşında harcamalarında tasarrufa yönelmesi gerekir. Bunların gerçekleşmesi için harcamaları biraz daha zorlaştırmamız lazım. Kredi kartı uygulamalarında değişiklik getirmemiz lazım. Konut kredilerinde, otomobil kredilerinde, tüketici kredilerinde vatandaşların ödeyeceği pay oranlarının arttırılması, aylık gelirleriyle  mukayese edilmesi bunların bir işaretiydi. Belki de doğruydu. Çünkü biz hak ettiğimizden daha fazla lüks yaşayan bir ülkeyiz.  Ve ondan sonra bir çok insanımız aile içinde geçimsizlikler yaşanıyor, yuvalar yıkılıyor, intiharlar oluyor. Ve tabiî ki özel sektör olarak bizim de, bu daralmadan nasıl bir çıkış yoluyla kurtulacağımızı düşünüyorduk. Tam bunları bulmak üzereyken, bunlar için çalışırken ne olduksa bundan sonra oldu. 17 Aralık’ta bir kaosla uyandık. Çünkü Türkiye’de olmayan şeyler olmaya başladı. Bakan çocuklarının evleri arandı. Kasalar, paralar toplandı. Bir banka genel müdürünün evinde ayakkabı kutusunun içinde milyonlarca dolar bulundu. Ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, İçişleri Bakanı Muammer Güler, Avrupa Birliği’nden sorumlu Egemen Bağış ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar görevden alındılar. Fakat görevden alınmadan önce İçişleri Bakanı bu operasyonları yapan polisleri görevden aldı. Bu çok manidar. Sizin oğlunuzun evine devletin gücü gelecek, normal görev sınırları içinde işlem yapacak, sonra siz o polisleri görevden alacaksınız. Eğer ki, bu işlerde bir yanlış varsa, yanlışın hesabı yargıda sorulmalıydı. Ama yargıda sormak yerine doğrudan doğruya idari ceza verilme yoluna gidildi. Ve denildi ki bu olanlar iftiradır. Peki o zaman sayın başbakan 4 tane bakanını neden görevden aldı? Bunu da ayrıca düşünmemiz lazım. Bu arada özellikle şunlar ortaya atıldı. İktidara karşı darbe hazırlığı vardır dendi. Komplo teorileri ortaya atıldı. Olabilir. Bunlarda bir iddiadır. Araştırılmalıdır. Ama ortada gerçekler vardır. Belli paralar ortaya çıkmıştır. Bazı kişilerin yurt dışı bağlantıları ortaya çıkmıştır. İran’la olduğu gibi. Bunların da ayrı ayrı kovuşturulması lazım. Gerek iddia edilen yolsuzlukların, gerekse de görevde sınırı ve haddini aşan uygulamalar varsa bunlarında bağımsız yargı tarafından denetlenmesi ve kavuşturulması gerekirdi. Ve hemen bunun arkasından hizmet grubu ile hükümet arasında  tartışmalar başladı. Adeta kılıçlar çekildi. Bugün bile bu tartışmaları ve sürtüşmeleri  takip ediyoruz. Sonuçta ne oldu? Kurlarda inanılmaz artışlar yaşadık. Tabi buna paralel olarak dış borçlarımız arttı. Enerji maliyetleri yükseldi. Tabi ki 30 Mart seçimlerine kadar kimse enerji fiyatlarına zam yapmaz. Ya da beklenen zammı yapmaz. Haklıdır. Bütün siyasi idareler yapacakları zamları seçim sonrasına ertelemişlerdir. Bu Cumhuriyet tarihinden beri böyledir. Çarşı pazara baktığımız zaman, burada zaten işsizlikten kan ağlayan esnaflar, tüccarlar, fabrikasında üretimini azaltan sanayiciler bulunuyordu.  Bunları nasıl daha iyi duruma getiririz derken. Bu olayların çıkmasıyla yabancı yatırımcılar Türkiye’ye geliş noktalarında tereddüt etmeye başladılar. Yabancı yatırımcı gideceği ülkede adaletin ne derecede bağımsız olduğuna ve yolsuzlukların ne kadar de yaygın olduğuna bakar. Şimdi bu ikisini birden gördükten sonra, haliyle yabancı yatırımcılar da durdu. Ve hemen arkasından HSYK’da değişiklik yapmaya kalktık. Üstüne tuz biber ekmek üzere. Önce Anayasa değiştirilsin dendi partiler anlaşamadı. Sonra meclise kendi teklifimizi veririz, katılan katılır, ben yaptım olduğu mantığıyla HSYK ile ilgili tasarı TBMM’ye sunuldu. Ama sonra ne olduysa oldu. Öyle tahmin ediyorum ki, Avrupa Birliğinin uyarılarıyla bu teklif geri çekildi. Geldiğimiz nokta da polise ve yargıya olan güven sarsılmış durumda. TSK’ya da olan güven de daha önce de kumpas olarak açıklanan olaylardan dolayı yeteri kadar yıpratılmıştır. Ama bütün bunlar yetmiyormuş gibi hizmet ve hükümet arasındaki sürtüşme hala devam ediyor. İşte en son yaşadığımız olayların biri de MİT’in tırları meselesi. Ve bir adım daha ileri gidildi. Artık, taraflar birbirlerine hakaret etmeye başladılar. Her iki tarafta karşı tarafın hakaretlerini hak etmiyorlar.  Bu noktaya gelinmemeliydi. 11 yıl içerisinde beraber kadrolaşılan, beraber çalışılan, beraber bir çok şeyi paylaşan iki grup, birbirlerine herkesin gözü önünde hakareti aşan ölçülerde davranmamaları gerekir. Peki bu ne kadar sürer? Ne zamana kadar sürer? Türkiye’nin bu durumdan kurtulabilmesi için önce bu sürtüşmenin, bu kavganın bitmesi lazım. Durum öyle gösteriyor ki, yerel seçimlere kadar bu böyle gidecektir. Ama o güne kadar herkes bildiğini söyleyecek, aklından geçeni, düşündüğünü söyleyecek. Doğrusuyla, yanlışıyla dile getirecektir. Bunun sonunda da 30 Mart’ta yapılacak yerel seçimler, yerel seçim olma özelliğini kaybedip, bırakın genel seçim örneği olmasını, hükümet hakkında  bir gensoruya dönüştürülmesi noktasına gelinecek. Bu noktaya getirilmesi ne kadar doğrudur, bunu da sizlerin yorumuna bırakıyorum. Ama şu bir gerçektir ki seçimden sonra, hem hizmet grubu, hem hükümet ve de muhalefet hepsi kendi kendilerine öz eleştirilerini  yapmaları lazım. Biz nerede hata yaptık? Neden yaptık? Şimdi ne yapmamız lazım? Önce bunu kendi vicdanlarında çözmeliler. Kendi vicdanlarına anlatabiliyorlarsa, çıkış yolunu bulmak kolay olur. Ve bunları yaparken de bir taraf da hem komplolar ve darbe iddiaları, hem de yolsuzluk olayları bağımsız yargı tarafından mutlaka ve mutlaka ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmesi gerekir’ diye konuştu.

‘2014 yılı çok çok daha zor olacak’

2014 yılındaki beklediklerin üç ay önceki durumdan çok farklı boyutlara geldiğini sözlerine ekleyen Manisa TSO Yönetim Kurulu Başkanı Bülent  Koşmaz, ‘2014 yılından beklentilerimiz üç ay öncesinde farklıydı. Zor şartlardı. Bir çıkış yolu arıyorduk. Çıkış yollarını bulabildiğimiz kadar bulmaya çalışıyorduk. Ama bugün o kurallar ortadan kalktı. Yeni kurallar ortaya çıktı. Artık 2014’ün şartları üç ay önce beklenenden çok çok daha zor olacak. Onun için borçlanmalarımıza, taahhütlerimize, işlerimize, satışlarımıza her şeyimize o kadar çok dikkat etmememiz, çeki düzen vermemiz gerekir. Bizim işlerimiz çok iyi olabilir. Ama malımızı verdiğimiz Anadolu’daki bayilerimizin iş durumları bugün iyi olabilir, ama ilerleyen günlerde satış yapmamaları ya da sattığı malların ödemelerini yapamamaları durumuna düşerlerse, işlerinde sıkıntıya düşerlerse bizlerde sıkıntıya düşeriz. 2014 yılında adımların bir kere değil üç beş kez düşünerek atılmasının gerektiği bir yıl olacaktır. Borçlanmadan mümkün olduğu kadar uzak durulması gerekmektedir. Kredi yollarına girmeyelim. Ve iş yerlerimizde verimliliği arttırma yolunda çalışmalar yapalım. Ve dikkatli yapalım. Başka yıllarda 5 kazanıyorsak, bu yıl 2 kazanmayı hedefleyelim. Biz de daralmayı hedefleyelim. Ama büsbütün yıkılıp gitmeyelim. Bu değerlendirmelerime katırlısınız, katılmazsınız. Ama şunu ifade edeyim, bu değerlendirmeler sadece ve sadece her fikirden, her siyasi görüşten üyesi olan bir oda başkanının değerlendirmesidir.  Bu değerlendirmelerim siyasi açıdan yapılmış bir değerlendirme olarak yorumlanmamalı’ diye konuştu.

 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.