Yavaş yavaş unutuyor insan. Birden değil, yavaş yavaş… Önce kavgaları unutuyorsun. Hiç tartışılmamış, sesler hiç yükseltilmemiş, kapılar çarpılmamış, gözler duvara sabitlenip saatlerce susulmamış, günlerce küs durulmamış gibi geliyor insana.
Yavaş yavaş unutuyor insan.
Birden değil, yavaş yavaş…
Önce kavgaları unutuyorsun.
Hiç tartışılmamış, sesler hiç yükseltilmemiş, kapılar çarpılmamış, gözler duvara sabitlenip saatlerce susulmamış, günlerce küs durulmamış gibi geliyor insana.
An geliyor, yolların ve dünyaların ayrılmasına neden olan, o bardağın taştığı, iplerin koptuğu, köprülerin atıldığı, gemilerin yakıldığı an bile unutulup gidiyor.
Birden, belirsiz bir zamanda, bağımsız bir yerde bitmiş gibi geliyor, o uğruna her şeyi vermeyi adadığımız aşkımız.
Sonra nasıl tanıştığını unutuyorsun.
Nerede, ne zaman, kimin aracılığıyla, ne yaparken, hangi sözcüklerle, hangi kaçamak bakışlarla hayatına girdiğin yitip gidiyor aklından.
Yüreğin bir boşluğa hapsediyor böylece silmek istediğini.
Gerçeklikten bir hayale dönüşüyor geçmişin.
Anılarını kaybediyorsun.
Birlikte arşınladığınız caddeler, izlediğiniz filmler, seyahatleriniz, tatilleriniz…
Aynı koltuğa sığışıp televizyon izlemeleriniz…
Üflediğiniz yaş günü mumları, yılbaşı kaçamaklarınız, sevgililer günü hediyeleriniz…
Yazdığın şiirler, cebine ya da çantasına sıkıştırdığın romantik notlar…
Sırayla okuduğunuz romanlar…
Birbirinize çocukluklarınızı anlatırken girdiğiniz çocuksu haller…
Sınır tanımayan hayalleriniz…
Birlikte yaşlanma vaatleriniz, doğacak çocuklarınıza vereceğiniz isimler üzerine yaptığınız küçük atışmalar…
Kıskançlıklarınız, saatleri bulan telefon konuşmalarınız…
Barda sarhoş olup kumsalda sabahladığınız geceler…
Sonra kokusunu unutuyorsun…
Saçları nasıl kokardı, giysileri, teni nasıl kokardı yitiriyorsun.
Öfke nöbetlerinin kokusunu nasıl alırdın, nasıl köşe bucak kaçardın sinir küpü olduğunda, hışmına uğramamak için ne yapacağını bilemediğin zamanları kaybediyorsun.
Neşesinin ve kederinin seni çepeçevre sardığını hiç hatırlamıyorsun.
Kendini çaresiz ve yalnız hissettiği anların kokusunu yüz metre öteden hissedip çözüm aradığın günler aklına bile gelmiyor.
Sonra sözlerini…
Sana hangi sözcüklerle seslendiğini unutuyorsun.
“Aşkım”, “hayatım”, “sevgilim”, “bitanem” gibi bir dolu hitap şeklinden hangisiyle sana seslendiğini anımsayamadığın an anlıyorsun ki, geçmişteki vazgeçilmezin senin için bir gölgeye dönüşmeye başlamış. Aslını yitirdiğin bir surete dönüşmüş.
Sonra bedenini unutmaya başlıyorsun.
Avucunda sıktığın ellerin yumuşaklığını, tırnaklarının biçimini, boyunu, kilosunu, gamzesinin yanağında açtığı çukuru bile unutuveriyorsun.
Saçlarının rengi, biçimi, uzunluğu, burnunun şekli, dudakları, dişleri, kaşları ve kirpikleri birer birer siliniveriyor zihninden.
Tek tek kayboldukça, sanki başkasının geçmişine dönüşüveriyor geride kalan.
Yaşadığın değil de dinlediğin bir öykü halini alıyor.
Yaşamış gibi değil de tanıklık yapmış gibi olmak ruhunu hafifletiyor.
Önce ruhunu eskitiyorsun ‘eski’ sevgilinin, sonra bedenini.
Sonra sesini unutuyorsun.
Tınısını…
Sevdiğini ya da kızgınlığını ifade ettiğindeki sesi yitiriyorsun.
Fısıldayışını unutuyorsun.
En sonunda gözlerini unutuyorsun.
Sana bakışlarını…
Gecenin bir vakti uykundan, günün en yoğun anında işinden, sohbetin dibine vurduğun an arkadaşlarından, trafik keşmekeş olduğunda seni yoldan alıkoyacak şekilde gözleri geliyorsa gözlerinin önüne, henüz unutmadığını anlıyorsun.
Ve anlıyorsun ki, yavaş yavaş da unutsan, hepten ve toptan bir seferde de çıkarıp atsan hayatından,
Önce gözlerini unutmalısın…