Ölüm insanoğlunun en büyük sıkıntısı. Öleceğini bilerek yaşamak yalnızca insanlara özgü bir ayrıcalık. Ya da ayrıcalık değil de talihsizlik mi demeliyiz? Bizim dışımızdaki canlılar öleceklerini bilerek yaşamazlar, onların yaşamlarını ve davranışlarını yönlendiren içgüdüleridir. İnsan ise yaşamın ve ölümün ‘farkındadır’. Tabi bu farkındalık tüm insanlık tarihini etkilemiş ve yönetmiştir. İnsanlık tarihi yaşamı ve ölümü sorgulamakla geçmiş; diyebiliriz ki bütün önemli gelişmeler- bilimsel buluşlar, uygar yaşam, toplumsal kurumlar vb.- ve bütün felaketler- savaşlar, açlık, çevre ve doğanın katledilmesi vb- bu iki kavramın sorgulanmasının ve ölümü değilse de yaşamı kontrol etme, yaşama egemen olma arzusunun sonuçlarıdır.
Kişi özeline indiğimizde de durum farklı değildir. Her insan aslında kendine yanıt aradığı sorular sorarak yaşar. Ne kadar yoğun yaşarsak yaşayalım, kendimizle kaldığımız özel anlarımız vardır, iç sesimizi sonuna kadar duyarız, ruhumuzun titreşimlerini tüm bedenimizde hissederiz, sahip olduğumuz bedenin bir gün son bulacağı gerçeğiyle yüzleşiriz ve tabi ki bu yüzleşmeyi mümkün olduğunca kısa tutarız. Cenaze törenlerinde, toprağı hızla mezara atar ve gündelik hayatımıza döneriz. Hayat bizi uzun süre kendimizle bırakmaz, tutar, çeker, oyalar, üzer, neşelendirir, yorar, hırpalar, koşturur, uyutur…
Hayat hepimize kısa gelir; ne kadar zaman zaman bunalsak, sillesini yesek de hatta, genel olarak hepimiz çok yaşamak isteriz. Çok ve sağlıklı elbette.
Peki ne kadar çok? 100 yıl? 200? 500?......
Ölümsüzlük?
Tarihe baktığımızda ölümsüz olmak insanın ütopyası olmuştur. Mitoloji dediğimiz efsaneler ve tanrılar dünyası nereden çıktı sanıyorsunuz? Ya kahinler, müneccimler, falcılar, büyücüler?
Çok tanrılı dinlerden beri insanlar ölümsüzlüğü aramışlar ve bu önce mistisizmin sonra metafiziğin temellerini oluşturmuştur. Uygarlık öncesi yaşam koşullarını düşündüğümüzde görüyoruz ki, her türlü zorluklara ve ilkelliğe rağmen yaşama tutunmak, bu dünyada kalmak arzusu her zaman ölüme baskın olmuştur.
Ölüm toplumların yaşamında çok önemli bir yer tutar. Mezarlar, bütün toplumlarda önemlidir. Cenaze törenleri kültürel özgünlükler taşır. Ölüye ve ölüme saygı evrensel bir ilke olmuştur.
Sanatta ve edebiyatta da bu ölüme duyulan merakı ve ölümsüzlük isteğini bolca örneklerle görürüz. Türk edebiyatında ölüm teması çok yaygındır. Avrupa’da Rönesans sanatçılarından, günümüz modern sanatına kadar her alanda bunu çok net görürüz.
Bütün bunların nedeni çok basit ve yalındır: Ölüm insanın aczidir. Yüzbinlerce yıllık tarihinde hakkından gelemediği tek gizem, yenemediği tek rakiptir. Ölümsüzlük karşısında tek yapabildiği insan ömrünü ortalama 20-30 yıl uzatabilmek olmuştur. Sonsuzluk karşısında 30 yıl!...
Oysa ölümsüz olmak sanıldığı kadar çekici değildir. Hiç ölmeyeceği olasılığını düşünmek insana başta keyif verici ve harika gibi geliyor. Oysa kimsenin ölmediği bir dünyayı tasarladığımızda karşımıza bir kaos çıkar. Nasıl bir kaos? İşte burada devreye edebiyat girer ve bize kimsenin ölmediği bir dünyanın aslında nasıl kaotik ve yaşanılmaz-katlanılmaz bir dünya olduğunu anlatır.
Anlatan Jose SARAMAGO; kitabın adı “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş”.
Roman, “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.” , cümlesiyle başlıyor. Adı bilinmeyen bir ülkede görülmemiş bir olay gerçekleşiyor ve yeni yılla birlikte kimse ölmemeye başlıyor. Kimsenin ölmemeye başladığı anlaşılınca ülkeye büyük bir sevinç yayılır; fakat bu sevinç kısa sürede yerini hayal kırıklığına ve kaosa bırakır. Çünkü insanlar ölmemekte ama yaşlanmaya devam etmektedirler. Onları artık sonsuz bir yaşlılık beklemektedir. Hükümetten sağlık kurumlarına, levazımatçılardan mafyaya, şirketlerden kiliseye kadar herkes ölümsüzlüğün getirdiği bu sonuçlara karşı mücadele eder. Huzurevleri ve hastaneler yetersiz kalmakta, ölmeyen yaşlılar sorunu dağ gibi büyümektedir. Bu durum yedi ay sürer. Yedi ay sonunda ölüm ete kemiğe bürünmüş bir şekilde karşımıza çıkar. Beklenmedik bir kimlikle ve duygularla…
Saramago, bu romanında daha çok yaşlılık üzerinde düşündüğünü söylüyor. 83 yaşında bu romanı yazdığını düşünürsek kaçınılmaz olarak otobiyografik unsurlar barındırdığını söyleyebiliriz.
Geçen yıl 88 yaşında aramızdan ayrıldı, Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli usta yazar Saramago.
Eserlerinde virgül ve noktadan başka noktalama işareti kullanmayan usta yazar, kara mizahın en yetkin kalemlerinden biri. İnsanın doğal hallerini tüm çelişkileriyle ve ironik bir dille anlatmayı çok seviyor. Kafka ile kıyaslandığını ve benzerlikler bulunduğunu görüyorum kimi yerlerde. Ayrıntıları kullanma ve çoğaltma gücü bakımından Kafka’ya belki benzetebiliriz ama her şeyden önce Saramago, Kafka gibi karamsar değildir. İyimser tavrını her yapıtında korumuştur. Bence Saramago eserlerindeki dili, özgün içerikleri, yaşama karşı duruşu ile özel bir yazar. Ama ille başka bir usta ile yan yana getireceksek, bence bu ‘büyülü gerçekçilik’ akımının öncüsü Gabriel Garcia Marquez’dir. Marquez’in eserlerindeki atmosferi Saramago’da da soluyabilirsiniz. Nasıl ki ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ da uçan insanlarla karşılaşıyor ama garipsemiyorsak benzer bir şekilde Saramago’nun eserlerinde de- örneğin bulaşıcı bir şekilde herkesin kör olduğu ‘Körlük’, İsa’nın hayatını yeniden yazdığı ‘İsa’ya Göre İncil’, ‘Görmek’, ‘Kopyalanmış Adam’ romanları- sıra dışı olayların peşine takılıyoruz.
“Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş”, ölümü, yaşamı, yaşlılığı çarpıcı ve alaycı bir biçimde gözlerimizin önüne seriyor ve başladığı gibi bitiyor: “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.”
Ölüm kavramı insanın hayatından da, sanatından, edebiyatından da eksik olmayacak, olmasın da.
Yaşamın anlamı hepimizin dile getirdiği gibi ölümle anlam buluyor aslında…
Jose SARAMAGO
Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
Merkez Kitapçılık