Neşemizi De Çalarlar, Kılıfını da Bulurlar

Abone Ol

Deniz Göktaş’ın ilk gösterisini bir hayli önce izlemiştim ve doğrusu çok beğendim. Espriler şahane, ama beni asıl etkileyen sahnede durma biçimi.

Şöyle açayım. Stand-up, diğer komedi ve sahne sanatlarından ayrı bir yerde durur. Kurmaca elbette var, ama o sahnedeki “tek kişi”, kendini seyirciye açmadan bu işi yapamaz. Kişiliğini, hayatını, eğitimini, hatta ailesini izleyicinin önüne koyuyor; yoksa olmuyor. Tiyatrocu bir karakterin arkasındadır, şarkıcı sesinin arkasında ama stand-up’çının saklanacak yeri yoktur. Çıplak durur orada.

Deniz Göktaş bunu çok iyi beceriyor. Bir tür ermiş tevekkülüyle zayıflıklarını, ailesini, gündelik hayatını, işine duyduğu saygıyı önümüze seriyor. Zeki, kendiyle barışık, kendisiyle dalga geçebilen, aydınlık, hınzır olduğu kadar da çekingen, gencecik bir adam. Oğlumdan birkaç yaş büyük.. Sahnede kendini bu kadar rahat açabilen birinin, aslında ne kadar cesur olduğunu ancak bu işi bilenler anlar.

Harbiye gösterisini mesleğinde bir çıta olarak koymuş; bu, sahnedeki her halinden belli. Ve yeni gösterisini toplumcu bir refleksle, ücretsiz bir platforma, YouTube’a yükledi. Sektörü az buçuk bilen biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim: O gösteriyi Netflix de isterdi, HBO da. Çok iyi para da öderlerdi, hem de gönül rahatlığıyla. Bir haftada yaklaşık dokuz milyon izlenme müthiş bir rakam. Deniz Göktaş parayı değil, ulaşmayı seçti. İzlensin, gülünsün, paylaşılsın istedi. Bu, küçük bir tercih değil; bir duruş.

Gözaltına alınmasına, yurt dışından kendi ayağıyla gelmesine rağmen mahkemeye kadar tutulmasına, davanın gerekçesine, bazı malum yayın organlarının kendi kendine mahkeme kurup hüküm vermesine hiç girmeyeceğim. Sokak ortasında en ağır suçları işleyenlerin nasıl rahatça adliyeye götürüldüğünü, buna karşılık bir komedyenin ise sanki büyük bir tehditmiş gibi ters kelepçeyle sevk edildiğini gördük.

Ben sadece ne hissettiğimi yazacağım.
Hissettiğim şu; yeğenimi almışlar gibi. Komşu çocuğunu, evden birini almışlar gibi. Üzgünüm ve öfkeliyim. Ve biliyorum ki bu duyguyu benimle paylaşan milyonlarca insan var. Çünkü Deniz Göktaş, çoktan hepimizin evine girdi. Telefondan, ekrandan…

Bu acayip memleketin “sarı öküzü” de bir türlü bitmiyor. Her seferinde biri kurda yem ediliyor, geri kalanlar “bize ne, o değil ki biz” diye kenara çekiliyor.
Bu ülkenin yakın tarihinde hukuk mekanizmasıyla tasfiye edilen her muhalif figür, her siyasi aktör birer sarı öküzdü. Hâlâ ders almadık; o sarı öküzler tek tek yenildiğinde, aslında hepimiz biraz yeniliyoruz. Sıra bir gün boz öküze de gelir, kara öküze de. Her daim bir kurt vardır ve kurt doymaz çünkü; kurdun tek bildiği yemektir..

Elli iki yaşındayım. Siyasetin bu kadar yaralayıcı olduğu bir dönemi hatırlamıyorum. Ülkenin adalet duygusuyla birlikte bu kadar çamura saplandığı, bu kadar halkı umursamadığı bir anı hafızamda bulamıyorum. Mesele artık şu parti bu parti değil. Mesele, gücü elinde bulunduran mekanizmanın bir insanı ezme aygıtına dönüşmesi.

Böyle bir iklim, vatandaşının onurlu bir hayat sürmesine dahi izin vermiyor. Çünkü onurlu hayat, korkusuz hayattır. Sahnede, kamerada konuşabilmek ve izleyip gülebilmek, bir espri sebebiyle ertesi sabah kapına kolluk kuvvetinin gelmeyeceğini bilmektir onur. Bunu elimizden alırlarsa, geriye evi, arabası, maaşı olan ama içten içe susan bir kalabalık kalır diyeceğim ki o da yok. Tarihinin en zor dönemlerini yaşıyor Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Yiyecek ve barınmadan başlıyor artık sorunlar.

Ama bu kez evimizden birini aldılar.
Soru basit, ama cevabı zor; yine verecek miyiz?

Her seferinde birini alıyorlar, biz de her seferinde bir müddet öfkeleniyor, sonra unutuyoruz. Sıradaki sarı öküz çıkana kadar. Ama unutmak, aslında bir çeşit rıza göstermektir. Sessizlik, “alabilirsiniz, biz idare ederiz” demenin kibar halidir.
Neyiz biz? Bu soruyu bir küfür gibi değil, bir ayna gibi soruyorum. Kendimize soralım. Çünkü bir gencin sahnedeki gülüşünü koruyamayan bir toplum, kendi çocuğunun gülüşünü de koruyamaz.
Deniz Göktaş artık sadece bir komedyen değil. O, bu ülkede hâlâ korkmadan gülebilmenin, güldürebilmenin mümkün olup olmadığının bir sınavı. Ve o sınavı, Deniz değil, biz veriyoruz.

{ "vars": { "account": "G-VRBJNBGKJB" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }