Engin Topuz- Dostum Orhan Veli...

101. doğum gününde Orhan Veli’ye saygıyla, sevgiyle…   Nisansa, pazarsa ve hava da güzelse, zamanımı ev dışında geçirmeyi çok severim. Bu pazar da o düşünceyle uyandım. “Uyandım baktım ki bir sabah, Güneş vurmuş içime; Kuşlara, yaprakla

Abone Ol

101. doğum gününde Orhan Veli’ye saygıyla, sevgiyle…

 

Nisansa, pazarsa ve hava da güzelse, zamanımı ev dışında geçirmeyi çok severim.

Bu pazar da o düşünceyle uyandım.

“Uyandım baktım ki bir sabah,

Güneş vurmuş içime;

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm,

Pır pır eder durur, bahar rüzgarında.”

Hemen balkona çıktım, güneş tüm görkemiyle gösteriyordu kendini.

“Gerin, bedenim, gerin;

Doğan güne karşı.

Duyur duyurabilirsen,

Elinin, kolunun gücünü,

Ele güne karşı.”

Böyle sabahlarda kendimi, alabildiğine dinlenmiş, enerji dolu, son derece üretken ve olumlu duygularla bezenmiş hissederim. Ya eşimle bir program yapar, ya da yalnız atarım kendimi güneşin ve kentin kucağına…

“Tüyden hafif olurum böyle sabahlar;

Karşı damda bir güneş parçası,

İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;

Bağıra çağıra düşerim yollara;

Döner döner durur başım havalarda.”

O gün eşimle çıkmadım evden ama yalnız da değildim, bir konuğum vardı. Daha doğrusu bir dostumu alıp çıktım sokağa. Orhan Veli…

Orhan Veli benim eski dostumdur ve bu pazar benimle birlikteydi. Üstelik ertesi gün yani 13 Nisan doğum günüydü ve tam 101. yaş gününü kutlayacaktı. Doğum gününde birlikte olamayacaktık ama bir gün öncesinde bile olsa onunla yeni yaşını birlikte kutlamak benim için büyük bir keyif oldu. Çok da farklı bir şey yapmadık aslında, onunla çok hafta sonlarımız birlikte geçmiştir çünkü. Bazen şimdi olduğu gibi Manisa caddelerinde, bazen İstanbul’un ‘orta yerinde’, Boğaziçi’nde ya da yaşadığı Sarıyer’de…

Kimi zaman birlikte seyahat ettik, otobüsle, vapurla, uçakla hatta…

Dedim ya çok eski dostumdur Orhan Veli… Onunla tanışmam benim lise zamanlarıma rastlar, hatta bana yüz vermeyen hoşlandığım bir kıza onun şiirini okumuştum da, kız manasız bir ifadeyle bakmıştı bana…

“Güzel kız, sen küçüklüğümde

Bahçemizdeki erik ağacının

En yüksek dalına kurduğum

Öksenin üstünde dolaşan

Saka kuşu kadar

Sevimli değilsin.”

Çok eskiden tanıdığım için aynı zamanda sırdaşıyımdır da onun. Hayatıyla ilgili çok şey bilirim, herkesin bilmediği. Benimle paylaşmıştır her zaman.

“Evkaftaki memuriyetinden” neden ayrıldığını da bilirim, Tercüme Bürosu’nda çalışırken kurduğu dostlukları, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le arkadaşlığını…

Neden Mehmet Ali Sel takma adıyla da şiirler yazıp yayımladığını…

Süheyla’yı, Eleni’yi, Melahat’ı…

“Ya o, Mualla’yı sandala atıp,

Ruhumda hicranın’ı söyletme hikayesi?”

Onu da anlatırım, fakat konumuz o değil şimdi…

Dedim ya, çok vakit geçirmişliğimiz vardır onunla, o yüzden Manisa’yı da bilir sayemde, bir kaygı duymadım nereye götürürüm, ne yaparız diye. Amaç birlikte zaman geçirmek… Evde hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra dışarı çıktık. Evim Ayni Ali’ye yakın olduğu için, orada bir sabah kahvesi içelim diye düşündüm. Yürürken, bizim sokaktaki ağacın önünden geçerken mırıldandım;

“Mahallemizde

Senden başka ağaç olsaydı

Seni bu kadar sevmezdim.”

Kulakları sağlamdır, dönüp gülümsedi. “Varlık Dergisi” dedim, “1937…”

Aslında benim olanca neşeme karşın o biraz durgun, biraz efkarlıydı, pek keyifli değildi açıkçası…

Ayni Ali Çay Bahçesi’ne oturduk, kahve istemedi, çay içtik. Biraz neşesi yerine gelir gibi oldu.

“Çayın rengi ne kadar güzel,

Sabah sabah,

Açık havada!

Hava ne kadar güzel!” dedi…

“Güzel tabi de…” dedim, “sen pek durgunsun?”

“Beni bu güzel havalar mahvetti,

Böyle havada istifa ettim

Evkaftaki memuriyetimden.

Tütüne böyle havada alıştım,

Böyle havada âşık oldum;” dedi, devamını getirmedi…

Çayını içip Spil’in yamaçlarına bakmaya devam etti. “Tarifsiz kederler içindeydi” yine anlaşılan… Bir gölge kaplıyordu yüzünü, dalıp gidiyordu, belli ki çok eskilere, sonra birden canlanıyor, heyecan ve coşkuyla anılar anlatıyor, sanki o yılları yaşıyormuş, o an sanki oradaymış gibi gençliğinin en güzel günlerini benimle paylaşıyordu.

İkinci çayını içerken, iç geçirdi derince…

“Nerde böyle hüzünlenmek o zaman;

İçip içip ağlamak,

Uzaklara dalıp şarkı söylemek;

Hafta sekiz ben eğlentide;

Bugün saz, yarın sinema,

Beğenmedin Aile Bahçesi;

Onu da beğenmedin, parka;”

Kâh Sabahattin Eyyüboğlu’ndan bahis açıyor, kâh Sabahattin Ali’den. Bellek zehir gibi… İstanbul-Ankara gidiş gelişlerinin onu ne kadar yorduğundan bahsediyor bazen, lafı Nahit Hanım’a getireceğim, hani diyeceğim şu “edebiyat tarihçileri bulsun” dediğin var ya, buldular diyeceğim, diyemiyorum. Ne zaman aşktan mevzu açmaya kalksam yanıt aynı;

“Geç bunları, anam babam, geç;” diyor,

“Geç bunları bir kalem;

Bilirim ben yaptığımı.”

Peki diyorum, susuyorum. Sonra kalktık Ayni Ali’den, Ağlayan Kaya tarafına götüreyim, biraz yukarıdan baksın kentimize, pek Rumeli Hisarı’ndaki havasını bulamaz ama iyi gelir diye düşünüyorum.

Kırmızı Köprü’den itibaren yokuş olduğu için haliyle biraz yavaş ilerliyoruz. Arabayla gidelim dedim ama dinlemedi, illa yürüyecekmiş…

Yolda soluklandığımız bir ara, baktım, kaldırımda sıralanmış kırık taşlara dikmiş gözlerini, dalmış gitmiş… “Hayırdır” demek yerine bir şiiriyle sorayım dedim, bakalım ne yapacak?

“Kırık taşlara bakıp

Işıklı bir asfalt düşünmek

Acaba yalnız

Şairlere mi mahsus?”

Döndü, gözlerime baktı, gülümsedi, sonra önümüzde uzanan yokuşa dikerek bakışlarını yanıt verdi;

“Öteki dünyada akşam vakitleri” dedi;

“Fabrikamızın paydos saatinde

Bizi evlerimize götürecek olan yol

Böyle yokuş değilse eğer

Ölüm hiç de fena bir şey değil.”

Tüm gün güzel vakit geçirdik onunla, her zamanki gibi... Arada efkarlanıyordu ama onun bu hallerini bildiğim için geçer nasılsa diye pek aldırmadım. Zaten şiirini bile yazmıştı bunun…

“Mektup alır, efkarlanırım;

Rakı içer, efkarlanırım;

Yola çıkar efkarlanırım.”

O yüzden bu konuda pek üstüne gitmedim. Bir ara memleket meselelerine değineyim, iki görüşünü alayım dedim, kaşlarını çattı, uzaklara baktı, iki cümle konuştu, bir daha da o konuda soru sormadım;

“Neler yapmadık şu vatan için!

Kimimiz öldük;

Kimimiz nutuk söyledik.”

Sonra inadından vazgeçti de arabayı aldık, dolaştık epey Manisa’da… Onu Kent Park’a götürdüm. Yeni yapıldığı için daha önce görmemişti elbette. Adının da Manisa Atatürk Kent Parkı olduğunu söyleyince gözleri doldu, bir banka oturup 1930’ları ve 1940’ları anlattı bana, onlar bende kalsın…

Manisalı Şairler ve Yazarlar Sokağı’nı gezdik birlikte. Nasıl beğendi anlatamam… Fahri Erdinç’e ayrılan yerin önünde durunca, ona Varlık Dergisi’nin yaptığı hatayı anlattım. Varlık Dergisi’nin “Orhan Veli’nin hiç yayınlanmamış bir şiiri” diye anons ederek bir şiir yayınladığını ama o şiirin sonra bizim Akhisarlı Fahri Erdinç’e ait olduğunun kanıtlandığını anlattım ve o şiiri akıllı telefonumdan bulup okuttum ona…

Önce;

“Şu şairler sevgililerden beter,

Nedir bu adamlardan çektiğim?” dedi…

Sonra da, hiçbir şeyden emin olmadan konuşmamamız gerektiğini ne güzel anlattı;

“Dinle bakalım, işitebilir misin

Türküsünü damların, bacaların

Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını

Yuvalarına?”

Velhasıl kelam, çok güzel bir gün geçirdik Orhan Veli’yle, her zamanki gibi… Akşam da Ulu Cami’nin gölgesinde, kente bakarak sohbet ettik. Ben lafı yine aşklara getirince şöyle dedi;

“Bütün güzel kadınlar zannettiler ki

Aşk üstüne yazdığım her şiir

Kendileri için yazılmıştır.

Bense daima üzüntüsünü çektim

Onları iş olsun diye yazdığımı

Bilmenin.”

“Doğrudur elbette” dedim, “Ama, hepsini iş olsun diye yazmadığını edebiyat tarihçileri ortaya çıkardı. Örneğin, diyorsun ya hani, ‘bir de sevgilim vardır, pek muteber;/ ismini söyleyemem,/edebiyat tarihçisi bulsun…’ biliyoruz biz onun Nahit Hanım olduğunu.

Onunla mektuplaşmaların gün ışığına çıktı, aranızda nasıl bir derin, tutkulu bir aşk yaşandığını biliyoruz artık” dedim.

Gözleri gözlerime kilitlendi, “Aşk Resmigeçiti” dedi…

“Evet” dedim, artık sonuncusunu biliyoruz, Ankara’da 1950 Kasımı’nda belediyenin açtığı çukura düştükten birkaç gün sonra hastaneye kaldırıldın ve cebinden diş fırçasına sarılı bir kağıt çıktı, kağıtta o şiirin son dizeleri yazıyordu ve biz o dizelerdeki kadının kim olduğunu biliyoruz artık…

“Gelelim sonuncuya.

Hiçbirine bağlanmadım

Ona bağlandığım kadar.

Sade kadın değil, insan.

Ne kibarlık budalası,

Ne malda mülkte gözü var.

Hür olsak der,

Eşit olsak der.

İnsanları sevmesini bilir

Yaşamayı sevdiği kadar.”

Ezberinden okudu bu dizeleri bana ve gözleri buğulandı.

“Senin” dedim, “ona yazdığın mektupların çoğunu biliyoruz ama onun sana yazdıklarını bilmiyoruz. Biri dışında. Sadece bir mektubu biliyoruz ve onu sen hiç okuyamadın.”

Gözleri merakla açıldı, Nahit Hanım’ın Orhan Veli’ye yazdığı son mektup, “Orhan, cevapsız mektup yazmak çok garip oluyor. Geçen akşam seni rüyamda gördüm.” diye başlıyor ve şöyle bitiyordu;

“Senden muhakkak mektup bekliyorum. Uzun olsun, baştan savma olmasın. Yeni şiirleri istiyorum. Gözlerini öperim.”

Mektubu okudum ve bütün günümü birlikte geçirdiğim “Orhan Veli Bütün Şiirleri” kitabımın arasına koydum.

Kendimce ve kalbimce Nahit Hanım’la Orhan Veli’yi, şairin 101. doğum gününde buluşturmuştum işte.

Gerisi başka vuslatlara diyelim…

 

 

*Koyu karakterle yazılmış dizelerin tamamı Orhan Veli’ye aittir ve Adam Yayınları’nın “Orhan Veli Bütün Şiirleri” kitabından alıntıdır.

*Nahit Hanım’ın mektubundan alınan satırlar Yapı Kredi Yayınları’nın “Yalnız Seni Arıyorum” kitabından alıntıdır.

 

 

{ "vars": { "account": "G-VRBJNBGKJB" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }