1968'İN NİSAN AYI. TABANE’DE YÜRÜYORUZ…

Abone Ol

68 yılı Nisan ayı…
Üç arkadaş güle oynaya, Ulucami tarafında, bir terziden geliyorduk.
Birlikte zaman geçirmeyi sevdiğimiz için yolu iyice uzatıyor, Tabane'nin üst tarafındaki yeni yolu tercih ediyorduk. 
Burası Cennet Tepe'nin yeni yoldan giriş tarafıydı bize göre.
Tam yeni yola doğru yürürken sağımızda, çiçekler içinde cennet gibi bahçesi olan o evi gördük...
Rengarenk çiçeklerin içindeki beyaz badanalı ev... Yolum oraya düştükçe, hayranlıkla o güzel çiçekleri seyrettiğim o güzel evdi... 
Evin bahçesi dikenli telle çevriliydi. 
Bahçedeki güller, kadifeler, horoz ibikleri, sarmaşıklar, birbirinden güzel değişik çiçekler o kadar güzeldi ki...
Bahçenin iç taraflarında, bakla, yeşil soğan gibi sebzeler de ekiliydi. 
Bahçenin önünde bir süre durup seyrettik. 
Birbirimize baktık. Hepimizin aklından aynı şey geçiyordu. 
Bahçeye girip, çiçek toplamak. 
Bir müddet eve baktık, kimse yok gibi görünüyordu. 
En alttaki dikenli teli kaldırıp bahçeye girdik. 
Ben güllere koştum.  Kırmızı, beyaz pembe gülleri koparmaya başladım. 
Arkadaşlarım da eteklerine bakla dolduruyorlardı. 
Birkaç dakika geçti geçmedi, evin kapısı açıldı, omuzunda gri kıvrak, başında beyaz örtü, öfkeden yüzü kızarmış şişman bir kadın çıktı.
Elinde de oklava...
"Sizi utanmazlar!" diye bir gelişi vardı ki...
O korkuyla o dikenli telin altından nasıl geçip kaçtık hatırlamıyorum. 
Yıldırım gibi koşarak alt yola girdik. 
Kadından kurtulduğumuzu
Görünce biraz dinlenelim dedik oturduk nefes nefeseydik. 
Kadından kurtulduğumuz için neşeliydik. 
Ben elimde kalan birkaç güle, onlar da eteklerinde kalan baklalara bakıp gülüyorduk ki...
Kadın aynı öfke ve oklavayla yolun başında görünmez mi? 
Ellerimizde kalan son gül ve baklaları atıp, korku ve feryatla bir kaçışımız var ki...
Neyse kadının elinden kurtulmuştuk. 
Ama o korku bize yetmişti.
Yaptığımız yanlışın farkındaydık. Kendi aramızda bir daha böyle bir hata yapmamaya söz verip, tövbe ettik. O yaşta yanlış bir şey yapınca Allah'tan af dileyip tövbe etmesini biliyorduk.
Bu olayı kimseye söylemeyecektik ...
Uzun bir süre o evin olduğu yerden geçmedik. 
Bir gün komşular bizde toplanmışlar, ben de okuldan gelmiştim.
Hoş geldiniz demek için yanlarına girip, ellerini öperken, tombul bir el bileğimi yakaladı ...
"Aman Allah'ım o kadın. Bahçesinden çiçeklerini kopardığım o öfkeli kadın!" Diye korkuyla yüzüne baktım.
Kadın gülümsedi beni yanına oturttu. 
Kalbim küt küt atıyor, şimdi benim çiçek kopardığımı söyleyecek... Diye ödüm kopuyordu. 
Kadın derslerimi, okulu sordu, sohbet etti. 
Diğer komşular gitti ama o kadın hala oturuyordu. 
Beni şikayet edecek diye öyle korkuyordum ki.
Ben bu endişeler içinde kıvranırken adının Fatma olduğunu öğrendiğim kadın  ;
"Kızım o gün sizi çok korkuttum biliyorum. Ama siz de benim canımı çok yaktınız. Biliyor musun benim çocuğum yok. O çiçekler benim çocuklarım...
Her bir çiçeği evlâdım gibi seviyorum. Onlarla konuşuyorum, dertleşiyorum , sevgimi söylüyorum.  
Onlar bana Allah'ın verdiği teselli çiçekleri. 
Bahar gelir, yaz geçer, güz gelir, ben bir çiçeği bile koparmaya kıyamam. Onlar dalında açar, kokusunu saçar, dalında kurur. 
Ben onların varlığıyla mutlu oluyorum.  
Onlar benim yaşama sevincim. O yüzden size çok kızmıştım. Sizi korkutmak için peşinize düştüm. Yoksa ben bir çocuğa vurabilir miyim?" dedi. 
Hem o çiçekleri kopardığım için hem de Fatma teyzenin çocuğu olmadığı için öyle üzülmüştüm ki. Onun evlat hasretini, çiçek sevgisini ta yüreğimde hissetmiştim. 
Yıllar sonra o evin olduğu yerden geçerken bunları hatırlayıp, buruk bir özlemle o bahçeli evin olduğu yere baktım... 
Ne o cennet bahçeli evden eser vardı ne de Fatma Teyze...
Ama unutulmayan bir hatıra ve bir de Fatma teyze gibi  bende de varolan çiçek sevgisi...