İzmir açısından elbette önemli bir gelişme.
Şahsi fikrim, bu geçiş AK Parti açısından önemli bir psikolojik üstünlük sağlar. Özellikle yıllardır CHP’nin güçlü olduğu İzmir’de, CHP’den seçilmiş bir büyükşehir belediye başkanının AK Parti’ye geçmesi siyaseten önemli bir görüntü ortaya çıkarıyor.
Üstelik bunu yalnızca Cemil Tugay üzerinden de okumamak gerekiyor.
Son yerel seçimlerden bu yana AK Parti’ye geçen belediye başkanı sayısının 100’ü aştı.
Şimdi burada ister istemez insanın aklına bir soru geliyor.
Bütün bu geçişleri sadece baskı, tehdit ve şantajla açıklamak mümkün mü?
Elbette bazı belediye başkanlarının üzerinde baskı olduğunu söylemek mümkün. Muhalefetin bu yöndeki iddialarını da yok sayamayız. Özgür Özel de belediye başkanlarının tehdit ve cezaevi baskısıyla parti değiştirmeye zorlandığını savunuyor.
Ama artık bunun seçmende ne kadar karşılık bulduğunu da sorgulamak gerekiyor.
Çünkü 100’ün üzerinde belediye başkanının AK Parti’ye geçtiği bir tabloda, her şeyi yalnızca “Tehdit ettiler, baskı yaptılar” diye açıklamak bana çok yeterli gelmiyor.
Eğer gerçekten mesele bundan ibaretse, o zaman başka bir soruyu da sormak gerekiyor.
Bu belediye başkanlarını kim aday gösterdi?
Kim referans oldu?
Kim bu isimlerin CHP adına seçime girmesine öncülük etti?
Ve daha önemlisi, bugün AK Parti’ye geçen bu isimlerin önemli bölümünü o gün CHP’ye kazandıran siyasi akıl, bugün kendisini hiç sorgulamayacak mı?
Bence burada Özgür Özel ve muhalefet cephesinin de ciddi bir öz eleştiri yapması gerekiyor.
Çünkü siyasi sorumluluk yalnızca partiden ayrılan belediye başkanında değildir.
Onu aday gösteren, arkasında duran, seçilmesi için çalışanlarda da sorumluluk vardır.
“Bunlar zaten CHP’li değildi” demek de meseleyi çözmüyor.
Öte yandan AK Parti tarafını da hafife almamak lazım.
Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasetteki gücünü ve siyasi hamle kabiliyetini de göz ardı etmemek gerekiyor.
Bugün sandıkta kazanılamayan bazı belediyelerin AK Parti saflarına katılması, Erdoğan açısından yalnızca birer belediye başkanı transferi değil aynı zamanda rakibine karşı psikolojik bir üstünlük kurma ve “Siyasetin merkezinde hala ben varım” mesajı verme imkanı.
Cemil Tugay’ın AK Parti’ye katılması bunun en güçlü örneklerinden biri.
İzmir gibi AK Parti’nin büyükşehir belediye başkanlığını hiç kazanamadığı bir yerde, CHP’den seçilmiş büyükşehir belediye başkanının Erdoğan’ın yanında AK Parti rozeti takması, görüntü olarak bile başlı başına önemli.
Ama burada da bir parantez açmak gerekiyor.
Bu siyasi görüntünün seçim sonucuna doğrudan dönüşeceğini düşünmüyorum.
Çünkü siyaset biraz da yapılan işle ilgili.
İzmir’de insanların hayatını kolaylaştıran, şehirdeki konforu artıran ve insanların alışkanlıklarına gereksiz yere dokunmadan sorunları çözen bir belediyecilik ortaya konulursa, bunun İzmir gibi bir şehirde elbette siyasi karşılığı olur.
Fakat mesele sadece İzmir değil.
Asıl mesele Ankara’da.
Çünkü bugün vatandaşın gündemi belediye başkanlarının parti değişikliklerinden çok daha başka yerde.
Ekonomide, adalette, güven duygusunda…
Özellikle son dönemde gündeme gelen fon meselesi toplumun çok geniş bir kesiminde tepkiye neden oldu.
Burada sadece muhalefetin eleştirisinden söz etmiyorum.
İktidarı destekleyen, AK Parti’ye gönül veren insanların da bu konuda ciddi rahatsızlıkları ve beklentileri var.
Bence AK Parti açısından asıl mesele de burada.
Toplumun önemli bir kesimi, siyasi kimliklerden bağımsız olarak hukuki süreçlerin bütün yönleriyle ve eşit şekilde yürütüldüğünü görmek istiyor.
Kim olursa olsun, kimden olursa olsun aynı hukuki sürecin işletildiğine dair güçlü bir güven oluşması gerekiyor.
Sahadaki AK Partililerin de muhalefetin bu yöndeki eleştirilerine karşılık verebilecekleri bir adım beklediğini düşünüyorum.
Çünkü vatandaşın görmek istediği şey aslında çok basit.
Kim olursa olsun, kimden olursa olsun…
Süreçlerin herkes için aynı şekilde işletildiğini görmek.
Bunun yanında ekonomide de artık daha güçlü adımlar gerekiyor.
Çünkü bütün siyasi tartışmaların üzerinde vatandaşın geçim derdi var.
İnsanların cebine giren para, alım gücü, birikimlerinin güvenliği ve çocuklarının geleceği…
Önce insanların içini rahatlatmak gerekiyor.
Sonra da güçlü, kararlı ve toplumun geniş kesimlerinin hissedeceği bir ekonomik program ortaya koymak.
Daha sayacak çok şey var.
Eğitim, adalet, üretim, istihdam…
Şimdi tek tek saymayalım.
Sonuçta siyasetçi için parti değiştirmek önemli olabilir.
Ama vatandaş için hayatının değişmesi daha önemli.
Bence bugün muhalefetin de iktidarın da bu soruyu sorması gereken bir dönemden geçiyoruz.
Çünkü sandık geldiğinde vatandaş dönüp siyasete değil, önce kendi hayatına bakıyor.
Ve eninde sonunda şu soruyu soruyor:
“Benim hayatımda ne değişti?”
ÖNDER AYDIN