seni çok sevmiştim

Gençlik heyecanımın tam ortasında tanıdım seni. Gençlik heyecanı bir başkadır ya; kaygıların az hayallerin yoğundur.

seni çok sevmiştim

seni çok sevmiştim…   Çok sevdim seni. Çok sevmiştim…   Gençlik heyecanımın tam ortasında tanıdım seni. Gençlik heyecanı bir başkadır ya; kaygıların az hayallerin yoğundur. Benim de başımda kavak yelleri, sende bir gölge bulmuştum. Serinletici, aydınlık bir gölgeydin sen benim için. İçimdeki dizginlenemez coşkunun yol arkadaşıydın. Geleceğin korkutmadığı, hayatın yormadığı bir zamanda benden daha cesur, daha umut doluydun...   Fakülteden çıkar çıkmaz seninle konuşmayı düşlüyordum. Ne internet vardı o zaman ne cep telefonları; yıllar ölçüsünde yakın ama zaman bakımından çağlar öncesi bir aşktı bizimki...   Öğrenci evimin telefonundan sana ulaşmak günün yorgunluğunu atmak demekti. Sesinin tınısıyla dinleniyor, sözcüklerinle besleniyordum. Dakikalarca seninle konuşmak, aynı zamanda özlemimi arttırıyordu. Dünyanın en güzel ve Türkiye’nin en büyük şehrinde yapayalnız ve çıplak hissediyordum kendimi... O yüzden ya sık duramıyordum buralarda, her fırsatta yanına koşuyordum. Ailem şaşırıyordu bu sık gelmelerime, bahaneler üretiyordum, “dersler hafifledi, tatili birleştirdim” falan filan. Neyse ki lise aşkım amatör tiyatromuz vardı şehrimizde, bizi tanıştıran, seni bana armağan eden tiyatro, orada oyun oynayacağım bahanesi yetmişti annemlerin sık gelmelerime duydukları merakın giderilmesine. Sen varsın diye, sen oradasın diye ben de oynamak istemiştim yeni oyunda.   Zaten tiyatro birleştirmişti ya bizi aslında... Arkadaşlarımı görmeye gelirken, sonra tek gelme sebebim sen olmuştun. Oynamadığım halde turneye gelmiştim sizinle. Hani o kışın ortasında yaptığımız ve senin sıcaklığınla tanıştığım turne. Her şey o zaman başlamıştı. Turne bittiğinde sevgiliydik artık. Orhan Veli’nin dediği gibi her şey “birdenbire” olmuştu, “aşk birdenbire”.   Ondan sonra sıklaşmaya başlamıştı gidip gelmelerim. İnsan dünyanın en güzel şehrinde sevdiğinden uzaksa, o şehir, o ışıklar, o gökyüzü acı verir yalnızca. Ben boğazın mavisini değil, gözlerinin mavisini; hasretin kokusunu değil, teninin kokusunu istiyordum. Bu yüzden ya her fırsatta soluğu senin yanında alıyordum. Seninle aynı sahneyi paylaşmak, aynı kulisin tozunu yutmak paha biçilmez bir hazineydi benim için. Ben oyundaki rolümü değil, oyunun arasını, kulisini, provalarını seviyordum. Sahnenin tozunu değil senin kokunu çekiyordum içime. Seninle yolculuk ediyordum sürekli, o sahneden sıyrılıp, başka ülkelere, başka kentlere götürüyordum seni. Cennete götürüyordum. Bilmiyordum ki o zaman,  her yolculuk özveri ister, engelleri aşmak ister, bilmiyordum ki cennete giden yol bile mezarlıktan geçer…   Çehov der ya; “oyunun başında sahnede bir tüfek varsa, o tüfek oyunun sonunda mutlaka patlamalıdır.” İşte bizim sahnemizde de bir tüfek vardı en baştan belki, ben görmedim, sen görmedin, kimse görmedi; ama o tüfek ateş aldı ve bizim oyunumuzu bitirdi. Yani yıllar öncesine baktığımda, bu bitmeyecek gibi görülen aşk da –her aşk gibi- bitti ve küllendi. Seninle gecelerimiz bitmez, hayallerimiz bitmez, hayatımız sonlanmaz derdim, ama her aşk gibi bu da bitti işte yıllar önce. Savrulduk başka hayatlara. Şimdi mutlu değil miyim? Çok mutluyum hem de. Sen de bu mutlu yaşamımda bir köşe başısın sadece. Arada bir dönüp baktığım güzel bir anı, ince bir sızı…   “Efendim”, diye açardım telefonu, “efendiler kıysın nikahını” derdin gülerek ve her seferinde. Öyle oldu… Tüfek patladı, oyun bitti, Efendiler kıydı nikahımı, “efendi efendi” kıydılar...   Yıllar sonra şimdi, bana hem uzak, hem yakınsın, Ben senin kentindeyim, Sen benim kentimde…

TUNA ERSÖZ


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.