ŞEKERLİK

"Ramazan Bayramı yavrum onun adı" derdi babam, "şeker bayramı değil". "Olsun baba, biz arkaaşlarla şeker topluyoruz ya ondan öyle diyoruz" derdim. ( bu "arkaaşlar" lafı da çocuklara özgüdür, küçükken arkadaşlarımızdan esirgediğimiz "d" harfini büyüyünce başına büyükçe koyacağımız Dostluklar aradık durduk!)

ŞEKERLİK

PAZARTESİ ÖYKÜLERİ ŞEKERLİK     “Ramazan Bayramı yavrum onun adı” derdi babam, “şeker bayramı değil”. “Olsun baba, biz arkaaşlarla şeker topluyoruz ya ondan öyle diyoruz” derdim. ( bu “arkaaşlar” lafı da çocuklara özgüdür, küçükken arkadaşlarımızdan esirgediğimiz “d” harfini büyüyünce başına büyükçe koyacağımız Dostluklar aradık durduk!)   Şeker Bayramı önemliydi bizim için. El öper, şeker doldururduk poşetlerimize. Hele bir de para veren çıktı mı, piyangodan büyük ikramiyeydi bizim için. Kızardı annem kapı kapı dolaşmamıza, o yüzden hasılatım düşük olurdu benim. Eve gelen konuklarla yetinirdim çoğu bayram. İlköğretimin değil ilkokulun olduğu yıllardı ve ben henüz ikinci sınıftaydım. Evin kız çocuğu olmadığı için de, bayramlarda, en değerli ev eşyasının içinde konuklara şeker ikram etme görevi de bana verilmişti. “Şekerlik” önemliydi o yıllarda. Evin en özel eşyaları arasındaydı ve özenle saklanır, en özel günlerde çıkardı ortaya. Ramazan Bayramı’nda günümüzdeki gibi çikolata değil, şeker ikram edilirdi misafirlere ve o dokunulmazlığı olan “şekerlik” de o zaman gün yüzüne çıkarılırdı. Şekerlik, hane halkından biri gibiydi. Ona yüklenen anlam üst düzeydeydi. Satın alınırken dikkatle seçilir, evin başköşesinde sergilenir, belli aralıklarla tozu alınır ve bayramdan bayrama görücüye çıkardı. Şekerlik bayramlarda bir evin olmazsa olmazıydı. Evin prestijiydi...   Benimse bayramlarda tek derdim, “arkaaşlarla” mümkün olduğunca çok şeker toplayabilmekti. Mahalleyi dolaşır, topladığımız şekerleri gün sonu markalarına göre ayırır ve hasılat-kalite karşılaştırması yapardık. Fakat evdeki “şekerlik” görevim asıl amacıma ulaşmamı engelliyordu.   Yine bir bayram sabahı, arkaaşlarım beni bekliyor ama ben evdeki konuklara şeker ikram etme görevimden dolayı onlara katılamıyordum. Bir an önce evi misafirsiz yakalasam da kendimi dışarı atsam diye uğraşıyordum. Babamın iş arkadaşları bizdeydi ve ben vazifemi yapıp sokağa kendimi atma telaşındaydım. Acele ediyordum... İçi üç ayrı marka şekerle doldurulmuş “şekerlik” kasemi “tahtından” aldım ve bir haylaz çocuk süratiyle konuklara teker teker tutmaya başladım. Sonuncusuna geldiğimde, dengemi kaybettim ve şekerlik bir roket hızıyla önce küçük kristal camlardan oluşan avizemize doğru yükseldi ve sonra aynı hızla yer çekimine yenik düşerek paramparça oldu... Babamla göz göze geldik... Babamın sözsüz gözleri, ne kadar büyük bir bayram suçu işlediğimi gözler önüne seriyordu... Donup kalmıştım ve ne yapacağımı bilemiyordum. Her daim olduğu gibi annem duruma müdahale etti ve beni “hadi sen arkadaşlarının yanına git” diyerek evden yolladı. Büyük bir suçluluk hissediyordum. Şekerliğin önemini henüz kavrayamamış olsam da yaptığımın büyük bir hata olduğunun farkındaydım. O gün “arkaaşlarım” şeker peşinde koşarken ben kendimi nasıl affettireceğimi düşünüyordum. Gittim Mustafa Bakkal’ın dükkanının önüne, tabureye oturdum, başımı ellerimin arasına aldım, düşünmeye başladım... Mustafa Amca, bakkaldan çıktı, kaldırıma koyduğu küçük masasına oturdu ve aylardan beri kendine iş edindiği şeyi yapmaya başladı. Mustafa Amca, çam ağaçlarından topladığı taze kozalaklarla küçük, biblo tarzı şeyler yapardı. En çok da kalemlik dediği şeyler yapardı. Kozalakların üst kısmından başlayarak içini oyar, alt kısmına dik durmasını sağlayacak bir zemin oluşturur, son olarak da cilalayarak kullanıma hazır hale getirirdi. Mahalleden sevdiği, dersleri iyi olan çocuklara da bu kalemliklerden armağan ederdi. Mustafa Amca’ya dedim ki, “bana bu çamlardan kalemlik değil ama ‘şekerlik’ yapabilir misin?”. Şaşırdı, “niye ki?” dedi. “Benim için çok önemli” dedim. “Olur ama çok küçük olur, pek işe yarayacağını sanmıyorum” dedi. Ben ısrar ettim, o da küçük bir çocuğun isteğini kırmadı, büyük bir kozalak bulup üst tarafından değil, orta kısmından delerek ve oldukça da uğraşarak bana bir “şekerlik” yaptı. Evde akşam yemeği yerken, yanımdaki poşetten şekerliği çıkardım ve masaya koydum. Annem ve babam bana merakla bakarken, “Suç işledim” dedim, “aynısı değil ama bak bu da güzel şekerlik olur, hiçbir arkaaşımda yok, bende var, size getirdim” dedim. Annemle babamın sevecen bakışlarını hissederek rahatladım ama aynı zamanda gülmemek için kendilerini zor tuttuklarını şimdi geçmişe bakınca anlıyorum.   Nesiller değişince, her şey değişiyor. Bakış açıları, bayram anlayışları, saygı-sevgi kavramları... Her şey yeni anlamlara bürünüyor veya başka değerlerle yer değiştiriyor. Ama annemde değişmeyen bir şey oldu. Bunca yıl sonra bile annem, -belki birçok anne gibi- çikolataya direnerek hala şeker ikram etmeye devam ediyor. Ve ben hala, o çocuk suçluluğumla, her bayram anneme hem şekerini alıyor, hem de bir “şekerlik” armağan ediyorum. Annem, “evi şekerlik müzesine çevirdin, yeter artık” dese de, bunu yapmaya devam ediyorum.   Çünkü biliyorum ki, insan sevdikleriyle arasında hiçbir yürek sızısına yer bırakmamalı.

Bayramlar bunun için var...

Tuna Ersöz


Etiketler; #şekerlik

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.