Ruhum eskidi sen gidince

Her gidişin ruhumda bir delik açtı da gitti. Kapanmayan, yaması yapılmayan boşluklar yarattın ruhumda.

Ruhum eskidi sen gidince

Ruhum eskidi sen gidince...   Her gidişin ruhumda bir delik açtı da gitti. Kapanmayan, yaması yapılmayan boşluklar yarattın ruhumda.   Bedenlerimizi doğa yaşlandırır ama ruhumuzu biz eskitiriz. Benimkini sen eskittin. Hırpaladın, yaraladın, santim santim eskittin ruhumu...   Seni her karşılayışımda Manisa’nın o köhne otogarında, evimden, kendimden utanır gibi kentimin garajından utanıyordum sana karşı. Bir an önce seni o köhnelikten evime, yalnız ruhuma kavuşturmaya çalışıyordum. Seni sarıp sarmalarken, bu şehir, bu değnekçi, bu biletçi, bu simitçi görmesin istiyordum. Koşar adım uzaklaştırıyordum seni şehrimin en arkeolojik mekanından. Hasretini koynunda gidermek, özlemimi bir kahvaltı çayında dindirmek yaşamın anlamına dönüşüyordu bu boğucu şehirde. Adı kent, kendi kasaba olan bu dağ yamacında senin gelişin sevincin gelişiydi, huzurun gelişiydi. Beni boğan bu kentte, soluk aldırıyordun sen bana. Yoğun bakımdan çıkıyordum seni otobüsten inerken gördüğüm an. Yanımda olduğun üç gün beş gün, kalbime sokulduğun üç ay vakti dört güneş zamanı benim tedavim oluyordun. Rehabilite ediyordun beni... Seninle Spil, bir dağ olmaktan çıkıyor, bir portre oluyordu baktığımda. Huzurun portresi. Mutlulukla, neşeyle bakıyordum ona sen yanımdayken. Bu şehir sen varken güzeldi. Sen olduğunda... Sen gittiğin an boğuyor beni, geldiğinde azad ediyordu. Ruhumu besleyen; hayat, kent, dostluk, umutlar, hayaller, övgüler, yazmalar, çizmeler değildi. Sendin... Her gidişin, soluk bir anemon bırakıyordu göğsüme, canlanmak için dönüşünü bekleyen... Sen giderken, Spil küçülürdü, bir tepecik olurdu adeta... Ulu Camii ululuğunu yitirirdi... Niobe’nin gözlerinden yaşlar akar, kır kahvesinin çimlerine kırlar dökülürdü... Kibele çığlıklara boğulur, Tantalos işkence içinde kıvranırdı... Merkez Efendi ekseninde dönmeyi bırakır, Saruhan Bey heykelinin heybeti azalırdı... Gelişin ne kadar baharı getirirse soluk şehrime, gidişin de o kadar yağmurlu olurdu, sonunda gökkuşağı beklenen...   Her üç ayda bir bunları yaşadı bu kent ve ben. Benim ruhum... Seninle beslenen, sensizliğinle eskiyen ruhum. Gidip gelmelerin bitsin istedim. Bitsin istedin. “Okul bitsin bitecek” dedin. “Az kaldı” dedin, “ramak kaldı” dedin, “Beklemelerin, gelmelerim, gitmelerim sona erecek” dedin. Her gidişinin açtığı yaralar, her gelişinde kapandı. Saçını kokladığım geceler, gözlerini öptüğüm geceler hiç bitmesin istedim. Seninle uyanmalarım kesilmesin istedim. Oysa sen her seferinde yastığımda bir çukurla baş başa bırakıp gittin...   Gitmelerin, hiç gitmemeleri getirecekti, öyle diyordun, Seni getirmedi son gidişin... El sallarken bana ıslak otobüs camından, bir dahaki gelişini beklemeye başlamıştım. Sen değil mektubun geldi... Ruhuma el sallıyordun sayfalardan. “Beni unut, gözlerimi unut, saçlarımı, bakışımı, gülüşümü, sarılışımı, sevişmemi unut” diyordun. “Başka bedenlerde mutlu et bedenini ve ruhunu başka ruhlarla besle” diyordun. “Benim sevgim, sevişmelerim, gelişlerim, el sallayışlarım bitti, bu son vedamdır sana” diyordun!   Spil’de kar vardı, yüreğimde kor... Ruhum eskidi sen gidince... Eskite eskite bıraktın ruhumu. İğne iğne attın acıları. Sızı sızı bıraktın hasretini. Gün be gün çoğalttın gidişini...   Spil’in gölgesine sığındım, Gölgesi küçüldü...   Sen gidince ruhum eskidi. Eskiye eskiye can verdim, buğulu camın arkasından veda eden gözlerinde...

Tuna Ersöz'den...


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.