PLATONİK SEVDAYA DAİR

Attila İlhan'ın dizelerini kim bilir kaçıncı defa yazıp, okuduğum kitabın sayfaları arasına yerleştirip ona ulaşacağı anı hayal ediyordum.

PLATONİK SEVDAYA DAİR

PLATONİK SEVDAYA DAİR   “Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım”
  Attila İlhan’ın dizelerini kim bilir kaçıncı defa yazıp, okuduğum kitabın sayfaları arasına yerleştirip ona ulaşacağı anı hayal ediyordum.   Umudum hayal etmekten öteye gidemiyordu... Yanımda olmasına, herkesten çok yakınında olmama rağmen, kendimi alabildiğine uzak hissediyordum ondan. Dostluğumuz aşkımın yanında yetersiz kalıyordu. Onu kaybetme korkusu, kazanma ümidimin önündeydi her zaman. Bir yanlış söz, bir kızgın bakış, bir hayal kırıklığı ifadesi; beni ondan, o anki mutluluğumdan bile uzak duraklara götürüp bırakacak ve geri dönüşü olmayan bir yolda, biletsiz, araçsız, umutsuz bırakacak bir kâbus gibi duruyordu önümde... O yüzden hiçbir şeyi, hiçbir duygumu yansıtacak bir şey yapmamak için gereğinden ve değerimden fazla yoruyordum kendimi...   Beş yıldır bu durumdaydım... Lise son sınıfta başlayan arkadaşlığımız hızla dostluğa evrilmiş, aynı üniversiteyi kazanmamızla başka bir şehre taşınmıştı. Arkadaşlığımızın ilk günlerinden beri onu büyük bir tutkuyla seviyordum. Aramızda benzersiz bir bağ olduğunu düşünüyordum. Ama bir türlü hislerimi ona anlatamıyordum. Bu gün geçtikçe daha da zorlaşmıştı. Onun bir sırdaşı, dert ortağı olduktan sonra daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Artık ona hislerimi anlatmam, dostluğumuza bir ihanet gibi görünmeye başlamıştı. Son derece doğal bir şey olan ona âşık olmam, dostluğumuz geliştikçe platonik bir sevdaya dönüşmüştü. Platonik bir aşka tutulduğunuzda artık tek kişilik bir aşk yaşarsınız. Eğer çok yakınınızdaysa bu kişi, onu tamamen kaybetme korkusundan hislerinizi de açıklayamaz, tersine kendinizi ele vermemek için uğraş verirsiniz.   Tek isteğim onunla aynı kente, aynı üniversiteye gitmekti. Bu hayalim gerçek olduğunda, bunu umutlarımın gerçekleşeceğine dair bir işaret olarak gördüm. Bursa’ya 20 km. uzaktaki üniversite kampüsünde, birinci sınıfta olmamızın da acemiliğiyle gecemiz gündüzümüz birlikte geçmeye başladı. Onun arkadaşları benim arkadaşlarım olmuştu, benimkiler onun... Aynı okulda okuyor, okula yürüme mesafesindeki aynı yurtta kalıyorduk. Bu benim için paha biçilmez bir nimetti. Kısa zamanda oluşan arkadaş grubumuzla okulda ve okul dışında iyi vakit geçiriyorduk. Ama benim için en güzel zamanlar onunla yalnız kaldığımız zamanlardı... İlk yıl kimseyle birlikte olmaması da onu başka bir erkekle sevgili olarak görmenin doğuracağı acıdan korumuştu beni. Ama benim umutlarımın gerçekleşeceğine dair de bir gelişme, bir işaret olamıyordu bir türlü. Çünkü giderek pekişen dostluğumuz, benim onu kaybetme korkum ve kendimi ele verme tedirginliğim, umutlarımı değil platonik sevdamı perçinliyordu.   En güzel zamanlarımız, hafta sonları birlikte Bursa’ya gittiğimiz zamanlardı. Bazen Çekirge’den vururduk kendimizi yollara, Heykel’e kadar yürürdük. Sohbet ederek, hayattan ve gelecekten dem vurarak... Altıparmak’ta Dönence’de mola verir, bir-iki çay içip tekrar yürümeye devam ederdik. Son durağımız mutlaka ya Yeşil’de bir çay bahçesi ya da Setbaşı’nda Mahfel olurdu. En çok kitaplardan, daha çok ta şiirlerden konuşurduk. Şiir oyunumuz vardı bizim... Birimiz bir dize okursa, diğeri mutlaka başka bir dizeyle yanıt verirdi. Yanıt veremeyen kaybetmiş sayılırdı. Ben Nazım’dan “ En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır.” dediğimde, O, “En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız” diye devam ederdi.   Sevdiğimiz çok şair vardı ama ikimizin de daha çok sevdikleri vardı. Ben Nazım’ı daha çok severdim örneğin, O Attila İlhan’ı... O Kavafis’i daha çok severdi, ben Aragon’u... O Melih Cevdet’i, ben Orhan Veli’yi... O Nevzat Çelik’i, ben Hasan Hüseyin’i... O Yahya Kemal’i, ben Ahmet Haşim’i... O Necip Fazıl’ı, ben Sezai Karakoç’u...  Cemal Süreya, Ataol Behramoğlu, A.Kadir, Cahit Sıtkı, Cahit Külebi, Edip Cansever, Lorca, Pablo Neruda... Eğer sessizlik çökmüşse ortama, bir şiirden dizeler söylerdik ve atışırdık karşılıklı. Canım bir şeye sıkkınsa ya da çok keyifsizsem o gün, zihnimi dağıtmak için hemen bir soru atardı ortaya: “Say bakalım Beş Hececiler’i!”   Sayardım ve ardından Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları’nın son iki dizesini söylerdim: “Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,  Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!.. “   Ben de hemen karşı atağa geçerdim: “Say bakalım sen de Yedi Meşaleciler’i!”   Sayardı ve o da Ziya Osman Saba’nın İstanbul şiirinden, yanı başımızdaki İstanbul’a seslenirdi: “Seni görüyorum yine İstanbul
Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan”
  Neşeliydik, huzurluyduk, hayata dair umutlarımız vardı. Ama bana yetmiyordu...   Ben ona duyduğum tarifsiz aşkın karşılık bulacağı umuduyla yaşıyordum. Ama kendini ele verme korkusunu yenemiyordum bir türlü. Okuduğum şiirlerin bile durumumu anlatacak şiirler olmamasına özen gösteriyordum. Bu beni hem yoruyor, hem de platonik acımı katmerliyordu. Okuduğumuz kitaplardan konuşurduk örneğin, ama bir kitabı hiç okumasın, hiç o kitaptan bahsedilmesin isterdim. Kendimi yakalanacakmış gibi hissederdim. Gabriel Garcia Marquez’in “Kolera Günlerinde Aşk” romanı... O romandan, romandaki Florentino Ariza’dan, Ariza’nın sevdiği kadın Fermina Daza’dan, Ariza’nın ömür boyu sevdiği Fermina’ya kavuşabilmek için tam 50 yıl beklediğinden söz etmenin düşüncesi bile boğardı beni. Karşılıksız aşkı konu alan bu kitap benim en yakın dostum olmuştu adeta. Her gece ondan satırlar okuyarak uykuya dalmak bir ritüelim haline gelmişti. Ariza’nın sevdiği kadına kavuşması benim rüyalarımı süsleyen bir hayale dönüşüyordu. O kitapla karşılaşmasın, o yazarla tanışmasın istiyordum. Çünkü ondan bahsettiğimiz an yakalanacağımı düşünüyordum. Ve onu kaybedeceğimi... “Senden bekleyeceğim en son şey bu olurdu” diyecekti bana. “Beni hayal kırıklığına uğrattın” diyecekti. “Sana güvenmiştim, bir erkekle bir kadının koşulsuz dost olabileceğini seninle öğrendiğimi sanmıştım” diyecekti. Bütün bir ilk yılım neredeyse o kitabı ezberlemekle geçti. İkinci sınıfta biriyle çıkmaya başladığında da, Attila İlhan’ın o şiirini yazıp koydum işte kitabın arasına. “Üçüncü Şahsın Şiiri” nin muhteşem dizelerini.   “Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım”
  O gelip bana birlikte olduğu insanı anlatıyor, kızgınlıklarını, kıskançlıklarını, sevinçlerini paylaşıyor, bense o adamı öldürmek istiyor, ağlıyordum...   Altı ay sonra ayrıldığında bana bir cesaret geldi. Ne olursa olsun anlatmalıydım. Kolera Günlerinde Aşk’ta anlatıldığı gibi yüce bir davranış olsa da, karşılıksız aşk acısının beni ne kadar hırpaladığını, günden güne içimde büyüyen bir dağa dönüştüğünü açıklamalıydım. Ama yapamadım... Karşılıksız ve umutsuz sevmeye devam ettim onu. Burç Sineması’nda film izlerken veya Kültür Park’ta sohbet ederken, artık ikiye bölünen ruhumun sancılarıyla boğuşuyordum. Sonraki sevgilisinde de aynı şeyleri yaşadım. Gelip nasıl tanıştıklarını, nasıl ortak noktaları olduğunu, kendisini nasıl eğlendirdiğini anlatıyordu. Bense onun sevincini paylaşıyordum sadece. Platonik sevdam beni riyaya sevk ediyordu.   Son sınıfta artık dünya üzerime yıkılacak gibi geliyordu. Okulu bitirmek demek, onu tamamen kaybetmek demek olabilirdi. Buna dayanamazdım. Onunla ayrı şehirlere, ayrı hayatlara savrulmak düşüncesi, içimi kemiriyordu. Beş yıldır, hayatına bir dolu arkadaşlar, sevgililer girmiş, ama ben hep en yakınındaki insan olmuştum. Kabus dolu geceler yaşamıştım. Ama artık buna bir son vermeliydim. Bu acıya bir nokta koymalıydım. Başka acıların kapısını açacak olsa bile...   Mezuniyet törenine bir hafta kala, Bursa’daydık yine. Tophane’ye oturmuş, şehri izliyorduk. Yanımdaki poşete koyup özenle görmesinden sakındığım kitabı, “Kolera Günlerindeki Aşk” romanını, içindeki Attila İlhan şiiriyle birlikte ona verdim. “ Lütfen bu kitabı oku” dedim, “Ben 50 yıl bekleyemeyeceğim!” “Kitabı okumadan da hiçbir şey sorma” diye ekledim, “Okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksın.” Beni tanıdığı için hiçbir şey sormadı, hiçbir şey söylemedi, güne normal bir şekilde devam ettik. Üç gün sonra yurt bahçesinde yürüyüşe davet etti beni. Ruhum karmakarışık bir haldeydi, kendimi bir uçurumun kenarında gibi hissediyordum. Tedirginlik, heyecan, korku, ümit, kaygı, hepsi içi içeydi. Birkaç dakika akşamın karanlığında sessizce yürüdükten sonra, “kitabı okudum” diye söze başladı. “ 50 yıl beklememen iyi olmuş. İnsanın gerçeklerle bir an önce yüzleşmesi gerekir. Hayat çizgisini başka etkenlere bağlamak, kişinin tüm dünyasını etkiler, biliyorsun. Ne düşünüyorsak, ne hissediyorsak zamanında ve olduğu gibi söylemeliyiz. Bu hem kendimizi hem başkalarını aldatmamızı önler.” Bu neydi şimdi? Hiçbir şey anlamıyor, söylediklerini bir yere koyamıyordum. Karşılıklı bir yerde oturuyor olsak, belki yüz hatlarından bir şeyler çıkarmaya çalışırdım. Ama yan yana yürürken sadece sözlerinden ve sesinden bir sonuca varabilirdim. Ve varamıyordum. Cümlelerini, hislerini katmadan kuruyordu. Ciddi ve temkinli konuşuyordu. “ Siz erkeklerin en büyük yanlışı” dedi, “kadınları kendiniz gibi sanmanız. Kadınların ne düşündüğünü, ne hissettiğini kendi pencerenizden çözmeye çalışıyorsunuz. Bu yüzden de sıklıkla açmaza düşüyorsunuz. Ben bu durumda böyle davranıyorum, o niye böyle davranıyor diye yargılıyorsunuz ya da anlam veremiyorsunuz. Oysa kadınların dünyaları erkeklerin dünyalarından daha karmaşıktır. Ona anlam vermeye kalkışmak kolaycılık olur. Acı yaşıyorsak hepimiz yaşıyoruz. Âşık oluyorsanız biz de oluyoruz. Farkımız bunu açığa vurmakta veya saklamaktaki becerimizdir.” Durdu, bana döndü ve son derece sıcak ve sevgi dolu bakışlarını gözlerime odakladı: “İyi ki daha fazla beklememişsin” dedi. Tam bir şey söylemeye yeltenecektim ki, 3-4 kişilik bir arkadaş grubu önümüze çıktı, bizi içlerine aldı ve bir daha yalnız kalamadık.   İnsan, yıllar boyunca bir umudun peşinden koştuysa, uzaktan sevdiyse en yakınındakini, gerçeği- yanılsamayı ayırt edemez noktaya gelir. Söylediklerini sözcüğü sözcüğüne hatırlıyorum çünkü sabaha kadar tekrar ettim içimden. Bir an önce sabah olsun, onu göreyim, uzun uzun konuşayım ve bu acıya artık bir son vereyim istedim. Ama mezuniyet törenine kadar ne yapsam, ne etsem onunla yalnız kalamadım. İçim içimi yiyordu. Fakültenin önünde kep töreni için toplandığımızda, bir şekilde onun yanına geldim. Sanki beni bekliyormuş gibi yanında yer açtı bana. Konuşmalar, alkışlar derken hep birlikte kepleri havaya fırlattık.   Kepler yere inmeden ben onu kucaklamış, yılların bana yaşattığı acıyı göğe yolluyor, hayallerimin gerçek olmasının coşkusunu yaşıyordum.   Çünkü tam kepleri havalandırdığımız anda beni dudaklarımdan öpmüş ve kulağıma eğilerek Ataol Behramoğlu’nun dizelerini fısıldamıştı kulağıma:  

“Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.”

Tuna Ersöz


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.