Birbirimizi daha ne kadar öldüreceğiz?

Çok az kişinin içinde olduğu ama her seferinde bir kilo samandan 100 kilo duman üretilen bir kavganın en güzel özetiydi bu sözler.

Birbirimizi daha ne kadar öldüreceğiz?

Birbirimizi daha ne kadar öldüreceğiz?   

Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün. Cahit Sıtkı Tarancı “Otuz beş yaş” kitabını çıkardığında 35-36 yaşlarındaydı. O’nun hesabına göre en az 35 yıl daha yaşayacaktı. Ömrünün tam ortasındaydı. Ama hesabı tutmadı. 1954’te çok ağır bir hastalığa yakalandı. 1956’da, ömrünün bitmesine (O’nun hesabına göre) daha 24 sene varken vefat etti. 1910 yılında doğmuş, 1956’da hayata veda etmişti. Bilemezdi ki aslında 23 yaşındayken ömrünün tam ortasında oluğunu. Bilse zaten bu şiiri yazmazdı değil mi? Cahit Sıtkı’nın belki kendi hayatıyla ilgili yaptığı tahmin veya temenni tutmamıştı. Ama öyle bir dize bırakmıştı ki arkasında, bu yıllar geçtikçe adeta bir bilimsel gerçeğe dönüştü ve herkes ona inandı. Yaş otuz beş, yolun yarısı eder… Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar anlamlı olmamıştı “Otuz beş yaş” şiiri. Dün gece bir kez daha okudum. Çoktandır okumadığımı farkettim dizelerde ilerlerken… Tam 35 yaşındayım ve ömrümün neresindeyim, bilmiyorum. Bildiğim ve idrak edebildiğim tek şey, yorgun ve darmadağınım. Oysa eskisinden daha zenginim, daha bağımsız, daha mutlu. Sebep bu değil galiba! Sebepler maddi değil sanırım. Sokağa çıkıyorum, insanlara selamlaşıyorum, kimileriyle konuşuyorum… Konu dönüp dolaşıp oraya geliyor. Herkes bir şeyler anlatmaya çalışıyor bana. Bir kahvehanenin önünden geçiyorum, kulak misafiri oluyorum karşılıklı çay içip tartışan guruba. Ayaküstü sohbet edenleri duyuyorum, konu aynı. Herkes aynı şeyi konuşuyor, aynı dili kullanıyor. Sorun aynı, konuşulan konu aynı, dert aynı… Herkes bir anlam vermeye çalışıyor, sonra o yüklediği anlama göre çözüm önerisi sunuyor. Tek ortak noktaları cevabını aradıklarını o soru; Neden? Soruya cevap arıyor gördüğüm, duyduğum ve bildiğim herkes. Ve bir de ben… Arıyorum, hem de her yerde. “Neden?” diye soruyorum, cevabını bulamayacağımı bile bile… En son Urfa’da buluyorum kendimi haberi okurken. Kürtçe ağıtlar duyuyorum. Oğlunun tabutuna dokunmak isteyen annenin feryadına Kürtçe yaktığı ağıtlar karışıyor. Şehidin ağabeyi de Kürtçe ağıtlar yakarak kardeşinden ayağa kalkmasını istiyor! ”Seni kim, niye öldürdü?” diye haykırıyor… Sözün bittiği yer… Birbirimizi daha ne kadar öldüreceğiz?    Kafam bir kez daha karışıyor. Anlamaya çalışıyorum olan biteni ama olmuyor. Aklım almıyor… Bu işin içinde ihanet var, bu işin içinde hain bir pusu var! Neden? Her seferinde aynı şey oluyor ve ben her seferinde buna anlam yüklemeye çalışıyorum herkes gibi… Ölenlerden birisi Urfalı ve Kürt. Bazen Mardinli şehit edildi, bazen Diyarbakırlı, bazen Şırnaklı, Batmanlı, Hakkarili… Kim, kimi niçin öldürüyor? Her seferinde yaşadığım mahalleyi, oturduğum apartmanı düşünüyorum. Alt kattaki Batmanlı komşum ile üst kattaki Yozgatlı aile arasında hiçbir sorun yok. Kimin nereli olduğu sorusu akıllarına bile gelmiyor. Karşımdakinde Yuntdağlı, solumuzdaki dairede Karslı bir aile oturuyor… Her telden her türden insan var. Hiç kimsenin kimseyle ırkından veya doğduğu şehirle ilgili bir sorunu yok. Böyle bir dünyaları yok. Bu fotoğraf teselli veriyor. Türkler ve Kürtler etle tırnak gibidir diye düşünüyorum sesli… Bu ifadeye kızıyor çok sevdiğim bir dostum! “Hayır!” diyor; “etle tırnak bizi anlatmaz çünkü etle tırnak bir şekilde ayrılır acı duysa da…” Ne peki? “Ruh ve beden” diyor. “Ayrılırsa ölürler” diye ekliyor… Çok az kişinin içinde olduğu ama her seferinde bir kilo samandan 100 kilo duman üretilen bir kavganın en güzel özetiydi bu sözler… İki millet “ruh ve beden” gibidir. Ayrılırlarsa ölürler… 30 yılda 10 binlerce insan öldü. Ama ruh ve beden gibi olan bu iki millet ayrılmadı hiç! Bunu aklından bile geçirmedi. Onca provokasyon ve onca eyleme rağmen hiçbir Türk, Kürt komşusunun kapısını çalıp, bir tek acı laf etmedi. Hiçbir Batılı, Doğulu kardeşine bu olaylar nedeniyle tepki göstermedi. Çünkü herkes olayların kaynağındaki kişiler ile yöredeki sade vatandaşlar arasındaki derin farkın farkında! Öyle olmasaydı ruh bedenden ayrılmıştı çoktan… Türk ve Kürt gençleri bu amansız, saçma sapan kavgaya kurban gidiyor. Tam 30 senedir süren bu kavgayı keşke Cahit Sıtkı yaşasaydı da yorumlasaydı. En son olay Diyarbakır’da meydana geldi. Cahit Sıtkı da bir Diyarbakırlıydı. Yazdığı tek bir mısra onlarca yıldır insanların dilinde, beyninde… Belki bu kavgaya da son bir noktayı koyardı. Belki “Yıl 30 oldu, kavganın sonuna geldi” derdi. Belki herkes O’nu dinlerdi. Belki bu kavga biterdi…   Sözün sonundayım… Yaşım otuz beş. Ömrümün neresindeyim bilmiyorum. Yorgun ve darmadağınım. Birbirimizi daha ne kadar öldüreceğiz, bilmiyorum. Emin olduğum tek şey var. Ruh ve beden gibiyiz. Ve işin vahim yanı ayrılırsak ölürüz! Anlasak ta anlamasak ta…  Murat YALÇIN  

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.