BİR ÖMÜR MANİSA

Manisa'da tanıdığım en renkli simalardan biri olan Ertuğrul Dayıoğlu'nun kitabını okudum.

BİR ÖMÜR MANİSA

BİR ÖMÜR MANİSA

 

Manisa’da tanıdığım en renkli simalardan biri olan Ertuğrul Dayıoğlu’nun kitabını okudum.

Manisa sohbetlerine meraklı herkesin okumasını tavsiye ederim.

1930’lardan günümüze, kentin geçirdiği değişimleri, ilerleme ve gerilemeleri öyle güzel gözler önüne sermiş ki, bir kentin yaklaşık bir yüzyılı nasıl geçirdiğinin kısa bir özetini okuyor, anlıyor, kavrıyor, üzerinde düşünüyor, öğrendiğiniz ilginç bilgileri illa ki bir Manisalı’yla paylaşma ihtiyacı hissediyorsunuz.

Mesela, Manisa Tarzanı’nın aslında futboldan nefret eden biri olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı. Zehirli bir sarmaşık gibi, diğer spor dallarını boğup yok ettiği için hiç sevmezmiş futbolu. ( Ne kadar haklı çıktı ve ne öngörüdür yıllar önceden )

Hayatın ironilerinden biri; Şu anda adı, kentin futbol takımının taraftarlarına verilmiş durumda.

Mesir’in yıllar içinde geçirdiği serüven de hayli ilgi çekici.

Ege Turizm Derneği Manisa Şubesi’nden Manisa’yı Mesir’i Tanıtma ve Turizm Derneği’ne uzanıp bugüne gelen yol, düşünüp değerlendirdiğinizde vakıf önerisine haklılık kazandırıyor. Bu, Manisalılar olarak üzerinde tartışmamız gereken bir konu bence.

Son 3 yıl hariç, 15 yıl boyunca her Mesir toplantısına katıldım ve çoğu zamanda festival düzenleme komitesinde yer aldım. Yani son 18 yılın tanığıyım.

Bu toplantılarda net olarak gözledim ve anladım ki; her yeni gelen, kendinden öncekinin bu işi beceremediğini, bu işin böyle yapılmaması gerektiğini söylüyor, geçmişi eleştiriyor, eskilerin yeterli vizyona sahip olmadıklarını düşünüyor.

Ertuğrul Amca’nın kitabını okuduktan sonra da şunu fark ettim.

Her toplantıda, bizlerin çok bi yaratıcı olduğumuza inanarak sunduğumuz, yepyeni olduğuna inandığımız, kimi hayata geçen kimi geçmeyen fikirler, projeler ve öneriler, aslında bizden önceki kuşaklarca da defalarca sunulmuş, önerilmiş.

Hani zahmet edip geçmişe dönük bir araştırma yapsak, yeni baştan Amerika’yı keşfe uğraşmayacakmışız.

Yıllar boyu toplantı kayıtları tutulup arşivlenseymiş ( Bu çalışma yapılıyorsa bile, hiçbir komitenin böyle bir arşivden yararlandığını görmedim.) her yeni gelen kuşak, ‘Mesir’i daha görkemli nasıl kutlarız?’ soru ve konusuna sıfırdan başlamak zorunda kalmazmış.

Sonuçta Mesir, öyle ya da böyle, faniliğimizle dalga geçercesine kendi seyrinde akıp duruyor. Yıllar içinde çok da fazla bir şeyler değişmiyor.

473 yıl yaşayabildiğine göre, belki de olması gereken budur. Ama elbette yapılan her şeyin daha iyisi daima mevcuttur ve biz, o daha iyiyi, daima aramalıyız.

Bu arayışta dikkat edeceğimiz en önemli konu ise geleneğin özüne dokunmamak, ruhunu bozmamak, tarihiyle oynamamak.

Ertuğrul Amca da en çok bu tarih meselesine vurgu yapmış zaten.

Çok haklı olarak soruyor. ‘Siz hiçbir Konyalı’ya, Şebi Aruz’u 17 Aralık’ta yapma, kar kış kıyamet, baharın yap daha çok insan gelir.’ Diyebilir misiniz? ‘Ya da Cuma namazını Pazar Günü kılsak olur mu?’ Ne kadar haklı soru ve siteminde.

Kökü ta antik çağa kadar giden bir gelenek sonuçta. Bizler gibi kaç nesli görmüş ve gömmüş. Sahiden hiç haddimize değil ne tarihiyle oynamak, ne de özüne, ruhuna dokunmak. Merkez Efendi Maketleri yapmak, helikopterle mesir saçmak falan gibi fikirler, hiç orijinal değil, onlarcası üretilmiş geçmişte, bazıları da denenmiş hatta. Ama geleneğin ruhuna aykırı olan hiçbir şey tutmamış.

Mesir’in bütün ruhu, o kubbelerden insan eliyle saçılması ve binlerce elin (nasibi varsa) macunu kapmak için gökyüzüne açılması. Bir şükür duası gibi, kalabalığın dalgalanması ve hayatta daima umuda yer olması. Bütün öz bu, bütün ruh bu.

Yüzyıllardır Mesir yaşıyorsa bu çok temel evrensel değeri özünde barındırdığı için yaşıyor. Yüklediğimiz diğer bütün misyonlar sadece süs. Bu süsler, öze ruha uygunsa ne ala. Değilse tutmuyor, olmuyor.

Boşa zaman, emek, para harcamayalım özetle, tecrübelerden yararlanalım. Başvuru kaynaklarımızdan biri de Ertuğrul Dayıoğlu’nun ‘Bir Ömür Manisa’ sı olabilir. Başka kaynaklar da vardır elbet, araştırıp bulalım.

Mesir’e dair söyleyecek daha çok sözüm var, ama bu yazının ana konusu Mesir değil. Bu nedenle kitaba dönüyorum.

Kitaptan çok hoşuma giden bir bölüm:

Belediye yönetiminde ( aslında yönetilen her yerde ) olması gereken bir düsturu öyle güzel ifade etmiş ki. Şöyle diyor:

‘Şu anda sadece, Sefer Bey (Dönemin Fen İşleri Md.) ve Halis Bey (Su İşl. Md.) benim ‘yapma’ dediğim bir şeyi yapabiliyorlar ve ya ‘yap’ dediğim bir şeyi yapmayabiliyorlar. Bütün daire müdürlerim bu seviyeye geldiği gün ben gerçekten Başkan olurum’

Yetki devrinin, işini düzgün yapmanın, işinin uzmanı olmanın ve inisiyatif kullanma hakkını ahlaklıca değerlendirmenin yönetimlerde taşıdığı önem, ancak bu kadar güzel anlatılır. Ağzına sağlık Ertuğrul Amca.

Belediye başkanlığı konumuna ilişkin yaptığı bir genel tespitte son derece isabetli. Katılmamak mümkün değil. ‘Bizimkiler Paris’e Belediye Başkanı seçilse, ilk yapacakları iş, Eyfel Kulesi’ni yıkıp, yerine kendi kulelerini inşa etmek olur’ (Kaldırımları hatırlayın)

Bir Ömür Manisa’da, birbirinden ilginç anılar var bir de.

Kişiliği gibi renkli bir çok anekdot. Bunlardan bir tanesi beni çok güldürdü mesela.

ANAP’ın ilk kurulduğu yıllarda, o zaman MDP’li olan Erdinç Abi’nin, ANAP’a törenle geçiş öyküsü. Anlatmaya kalkmayacağım, okuyun.

Erdinç Abi demişken; şöyle bir Manisa düşünün. Bugünün AKP'si gibi o dönemin ANAP'ı iktidar partisi ve bu partinin Manisa İl Başkanı Erdinç Yumrukaya, Merkez İlçe Başkanı Arif Koşar. Bahsedilen dönem 20 - 30 yıl öncesi. Yaklaşık 30 yıl bir şehrin tanınmış simaları olarak kalabilmek kolay olmasa gerek.

Neyse, nargilenin 5 şartından tutun, Manisa’nın politik yaşamına dair bir çok anı, hikaye, anekdot, ibret dersi, düstur, ilke ve fikir bulabilirsiniz kitapta. Kent yönetimine ilişkin birçok öneri de cabası. Ne de olsa tecrübe konuşuyor. Kentin önceliklerini son derece doğru saptamış Ertuğrul Dayıoğlu. Sorunları, çözüm önerileriyle beraber sunmuş. Mevcut yöneticiler için bulunmaz nimet kısacası.

Benim bu yazı da Ertuğrul Amca’nın sohbetine benzedi.

Ne yapayım, anlatacak çok şey var.

Neyse, işte özet.

Çok yokluklar, çok badireler atlatmış bu şehir. Özellikle yangın sonrası.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, muhtemelen bütün ülke gibi, yoklukla imtihan olmuş.

Ama onca acı, ihanet, gözyaşı, yokluk ve yoksulluğa karşın, yaşam neşeyle akmış buralarda, çocukluk sevinçleri doyasıya yaşanmış yazın çıplak, kışın takunyalı ayaklarla taş, toz, toprak, çamur içindeki eğri büğrü sokaklarda.

İmar görmüş sonradan.

Yeşillendirilmiş Tarzan eliyle.

Evlere su çekilmiş, elektrik gelmiş ardından.

Soba, buzdolabı, radyo filan derken, bayağı değişmiş kent. Değişmiş yaşam.

Kimi şeyler iyiye, kimi şeyler geriye evrilmiş.

Bu kentte yaşayan herkese, ama çocukluğundan ama yetişkinliğinden yakalayıp bir yerlerden dokunan, nostaljik bir tat yaşatan, kent ve kentlilik, hemşehrilik gibi konularda düşündürten, oldukça kapsamlı ve çokça eğlenceli bir kitap çıkmış ortaya.

Eline, yüreğine, kalemine sağlık Ertuğrul Amca.

Naime Simsaroğlu


Etiketler; #ömür #manisa

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.