Ben ölürsem terörist, sen ölürsen şehit olacaksın!

Mehmet'in sabrettiği olumsuzluklar düzeldi, düzeliyor. Ahmet'in ise anlamsız isyanından vazgeçip silah bırakarak evine dönmesi gerekiyor.

Ben ölürsem terörist, sen ölürsen şehit olacaksın!

 "Ben ölürsem terörist, sen ölürsen şehit olacaksın!"

 

Birinin adı Mehmet, diğerinin ki Ahmet…   Her iki isim de Hz. Peygamber’in (sav) güzel isimleri. Bunlar Kürt bir ailenin, aynı ocağın iki yavrusu, ana kuzusu. Ailenin göz bebekleri… Günahsız, körpe canlar… Babaları isimlerini koyarken öylesine, sıradan bir isim olsun diye düşünmedi. Peygamber ismi olsun; O’nun yolundan gitsin, sünnetine bağlı, vatanına ve milletine faydalı, örnek birer insan olsunlar; ‘Adam’ olsunlar istedi. Birinin kulağına ‘Mehmet’, diğerine de ‘Ahmet’ ismini tekrarladı ezanla, dua ile…  Aynı yüzlerin göründüğü, aynı sohbetlerin yapıldığı, aynı kokuların duyulduğu, aynı yolların aşındığı ‘aynı’ olan her şeyin tekrarlandığı küçük bir köydü burası. Doğdukları o topraktan evin odalarında, sebze ekili bahçelerinde emekledi Mehmet ve Ahmet. Sonra da taşlı tozlu köy yollarında ‘Adam’ olmanın ilk adımlarını attılar birlikte. Annelerinin dizinde oldular hep, cennet kokan ayakları ucunda daldılar uykularına; huzurla ve güvenle… Akşam olduğunda babalarının camiden gelişini beklediler her akşam heyecanla… Ondan çocukluk yıllarını dinlediler bazen; gençliğinde yaşadığı zorlukları… Kimi zaman içeride lamba altında, kimi zaman avluda ay ışığında… Yıllar geçip giderken onlar da büyüdüler, büyüdüler… Eğitim öğretim çağı geldi. Okul denilen yer ise tek bir derslikti. Durmadan değişen öğretmen! Gelenin bir yolunu bulup gittiği bu derslikte ne zordu okumak. Mehmet ve Ahmet, birden beşinci sınıfa tüm köyün çocuklarıyla aynı sıralarda. Öğretmenleri, “A,B,C…” deyip alfabenin kalan harflerini daha öğretemeden giderken; onlar A’nın ‘Atatürk’, B’nin ‘Bağımsızlık’ ve C’nin ‘Cumhuriyet’ olduğunu ablalarından, ağabeylerinden öğrenmek zorunda kaldılar. 5 yıl sonra mezun olduklarında sadece anlayabilecekleri kadar Türkçe öğrenebildiler. Yıllar geçip gitmeye devam ederken, onlar ‘’Adam’ olmanın ilk evresine girdiler, birer ‘Genç Adam’ oldular. Önlerinde keçi koyun sürüsü ile köyün dağlarında gezinirken boşaltılmış evleri, yıkılmış duvarları gördüler. Bu yıkımın sebebinin de aslında güdülen bir sürüden kaynaklandığını anlayamadılar. Çapulcu terörist sürünün insanlık dışı kanlı bir saldırısı sonucu olduğunu bilemediler. Genç beyinleri zamanla sorgulamaya başladı çevreyi, hayatı. Mehmet ve Ahmet farklı sorulara yanıt ararken, buldukları doğrular ayırmaya başladı zamanla onları. Sıcak insanların yaşadığı o küçük köyün dışına çıktılar daha sonra. Bu çıkış belki de yaşamlarındaki ilk pişmanlıkları olacaktı..! Huzurlu, güvenli bir geçmişten, ayrılıkların yaşandığı acımasız dünyaya… Yakılıp yıkılmış köyler, okulların öğretmensiz oluşunun sebebini öğrenmeleri çok uzun sürmedi. Yıllar önce bu ülkeye enjekte edilmiş virüsler o köyün dışında her adımda hissediliyordu. Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Sağ-Sol, Laik-Gerici… Mehmet ve Ahmet bu kavramları henüz anlamaya çalışırken, gerçekle ilk yüzleşmelerini yaşadılar aynı anda. O gerçek: “Kürtçe konuşamazsın! Konuşursan cezalandırılırsın!” Mehmet konuşmadı sabretti, Ahmet isyan..! Amcaları cezaevinde işkence görmüş, dayıları faili meçhul cinayete kurban gitmiş. Mehmet sabretti, Ahmet isyan..! Devlet batıda fabrikalar kurmuş, doğuya ise asker yığmış. Mehmet sabretti, Ahmet isyan..! Batıda herkes ferah, bolluk içinde, doğuda açlık, sefalet, cehalet. Mehmet sabretti, Ahmet isyan..! Tüm olumsuzluklara rağmen Mehmet bu ülke insanlarını kardeş bildi, fitnecileri dinlemedi. Sözde “Kardeşiz” diyenlerin sinsi, küçültücü hareketlerini görmezden geldi, Ahmet ise hep isyan… Gün geldi fitneciler, hainler bu iki ana kuzusuna musallat oldu. Mehmet özde kardeşlik adına ailesiyle kaldı; Ahmet isyanına yenildi, hainlere uydu dağa çıktı. Ülkenin batısı ve doğusu arasındaki uçurumlar gibi oldular birbirlerine… Geçmişte hiç akıllarına bile gelmeyecek, ummadıkları bir düşmanlık… Her iki kardeş 20’li yaşlara geldiler. Mehmet az bildiği Türkçesi ile silah altına alındı. Babasının her zaman ‘Peygamber Ocağı’ diye anlattığı birliğine koşarak gitti. Gizli saklı konuşmak zorunda olduğu Kürtçesi ile arkadaşlık kurmaya çalışırken, komutanlarının dil baskısına kulak asmadı. Verilen her eğitimi kutsal askerlik görevinin gereği olarak heyecanla öğrenmeye çalışan Mehmet, bir “MEHMETÇİK” olmanın gururunu yaşadı. Öz kardeşi Ahmet ise dağlarda. Mehmetçiğe karşı pusuda… Kardeşinin asker olduğunu bile bile o anlamsız savaşının içinde…             Kader onları bir daha buluşturmadı. Doğup büyüdüğü doğunun ıssız dağlarında terörist kovalayan Mehmet, düşürüldükleri bir pusuda ŞEHİT oldu. Korkak bir elin çektiği tetikle sırtından vuruldu. Kardeşi Ahmet de askeri operasyonda öldürüldü. TERÖRİST olarak gömüldü.             Her iki kardeşin geride bıraktıkları o huzurlu köylerinde ise artık hüzün vardı. Kardeşin kardeşe nasıl düşürüldüğünün acısı yaşanıyordu. Gözü yaşlı, yüreği yangın yeri bir Kürt anası, dağ gibi bedeni çökmüş, içi parçalanan bir baba… Evlerinin duvarında asılı iki çerçeve… Türk Bayraklı fotoğrafıyla ŞEHİT Mehmet, yanında kardeşi TERÖRİST Ahmet…         *** Bu hikayemi yazmadan önce Mahsun Kırmızıgül’ün ‘Güneşi Gördüm’ filmini düşünmüştüm. O filmin bir bölümünde, terörist ağabeyin asker olan kardeşine verdiği cevap etkilemişti beni. Şöyle demişti: "Ben ölürsem terörist, sen ölürsen şehit olacaksın!" *** Bu film Türkiye’nin terör gerçeğini çok iyi yansıtmıştı. Yıllar geçiyor ve hala bu filmi farklı setlerde yapılan çekimlerle izlemeye devam ediyoruz. 13 Mehmetçiğimizin şehit edildiği Diyarbakır’daki son saldırı; bu ülkeye kardeşliğin, birlik ve beraberliğin, huzurun, güçlü bir Türkiye’nin varlığını istemeyenlerin nasıl gözü dönmüş katiller olduğunu bir kez daha gösterdi. Hikayedeki o annenin acısını kim tarif edebilir? Bir oğlunu şehit vermiş, diğer oğlu terörist olmuş anneyi kim anlayabilir? O bananın ıstırabını kim düşünebilir? Türk-Kürt çatışması çıkarmaya çalışan dış güçlerin, içimizdeki hainlerin bırakın Türk’ü Kürt’e, öz kardeşleri bile birbirine düşürdüğünü herkes çok iyi idrak etmeli. Doğu batı, kuzey güney fark etmiyor, acılarımız ortak. Toprağa giden canlar bizim. Birinin adı Mehmet, diğeri Ahmet... Mehmet’in sabrettiği olumsuzluklar düzeldi, düzeliyor. Ahmet’in ise anlamsız isyanından vazgeçip silah bırakarak evine dönmesi gerekiyor. Bize de düşen görev; sağduyulu, mantıklı hareket edip, dışarıda ve içeride bu kirli oyunun senaryosunu yazanlara, uygulayanlara karşı tek yürek etkin bir mücadele…  

 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.