40 yaş yazısı

40'ından sonra yazanı, kim okur bilmem ama, bu bir paylaşım sadece. Hiçbir edebi felsefi iddiam yok. Hissettiklerimi paylaşmak istedim yalnızca. Bu yazı yaşıtlarıma.

40 yaş yazısı

Bir 40 yaş yazısı

40’ından sonra yazanı, kim okur bilmem ama, bu bir paylaşım sadece.
Hiçbir edebi felsefi iddiam yok. Hissettiklerimi paylaşmak istedim yalnızca.
Bu yazı yaşıtlarıma.

          Dünya, boş kaset kaplarından, yuvarlak, pembe opdolidon kutularından, ağlayan bebekten, onun için özel dikilmiş basma pazen elbiselerden ve tahta makaralardan oluşan oyuncaklardan ibaretti o günlerde. Bir de 3 teker bisiklet, arka bahçede kurulu ip salıncak ve cart kırmızı ayakkabılar vardı elbette. Radyoda ajans haberleri dinlenir, geceleri soba üzerinde kestane közlenir, balkondan bozacıya seslenilir, küçük siyah akşam sefa tohumlarıyla 1, 2, 3 öğrenilir, fış fış kayıkçının kürekleri çekilirdi.

          Muz, elma, mandalina güzel, domates eee’ydi. Ama yine de ‘bak arkanda kuş var’a inanılır, paşa paşa yenirdi. İyi çocukları Melekler korur,  yaramazları öcüler yerdi. Allah Baba en çok, büyükleri üzmeyen çocukları severdi.

          Minnoş sevimli, ama haindi, hiç anlamadan tırmalayıverirdi. Tırmalanan yere tendürtiyod dökülür, üf üf yapılınca geçerdi.

          Gece şeytanlar yaladığı için, sabah ilk iş yüz yıkanır, sonra kahvaltı yapılırdı. Yapılmasa olmazdı. Büyükler kahve içer, çocuklar süt içerdi. Oyuncak sepeti ortaya dökülüverince, zaman kavramı yiterdi. ‘Daha çok az oynadım ama’ itirazları kabul görmez, üfleye püfleye öğlen uykusuna gidilir, ’Uyumucam ki, ben zaten büyümek istemiyom’ diye diye uyunur, çiçek sulama vaktinde uyanılır ve şölen başlardı. Suyla çok güzel oynanabildiği için, akşamüstü, günün en eğlenceli saatleriydi. Ama tabi, bazı kuralları vardı bu işin. Mesela, hortum yanlışlıkla babaanneye doğru tutulmazdı. Üst baş ıslatılmazdı. Çiçeklere hortumun ucu sıkılarak tazyikli su verilmez, ortancanın saksısı taşırılmaz gibi kuralların, sıkça ihlalinden kaynaklı kahkaha saatlerinin ardından, akşam yemeği keyifle yenir, baş havada, tavana asılı kavunlardan birinin düşmesi beklenir ve olgunlaşan kavun hızla yere düşünce sevinç çığlıkları atılırdı.  

         Yatakta masal dinlenir, uyumadan önce dua edilir, Nine’nin koynunda kulhuvallah öğrenilirdi.

         Büyüyünce okula gidilecekti, okul çok güzel bir yerdi. Hatta çarşıdan bile güzeldi. Çarşı dondurma, balon, bayramlıklar, horoz şeker, pamuk helva, gazoz demekti. Ama bunları tutturmamak gerekirdi. Bir defa söylemek yeterdi. Bir de çarşıdayken tanımadığımız birisi bizi şeker vereyim derse hemen ordan kaçmalıydık.

         Misafirliğe gidince, oturduğumuz yerden kalkmamamız lazımdı. Ev sahibinin izni olmadan hiçbir şeye dokunmayacaktık. Misafirlikteki öbür çocuklara uymak yoktu. İkramları yiyebilmek için annenin göz onayı şarttı. Eve gelince hemen, gezmeklik giysiler çıkarılır, evin içine ayakkabıyla girilmez, dışarıya ayakkabısız çıkılmaz, evde terliksiz gezilmezdi. Çocuklar soğuk su içmezdi. Salıncağa binmek serbestti. Ama, değil bulutlara, dut yaprağına yetişmeye çalışmak bile yoktu. Bisiklet öyle hızlı sürülmezdi. Hızlı koşmak da iyi bir şey değildi. Yeşil plastik top, camlara, lambalara ve insanlara atılmamalıydı.  

         Dünyanın bu ilk kuralları öğle uykusu dışında, eh fena değildi. Dünya, neşeli, eğlenceli, evimizden bile büyük bir yerdi. Keyifli ve yaşamaya değerdi.

         Hiçbir hüznün gölgelemediği huzur anları vardı. Dakikalarca, gökyüzüne, yıldızlara, güneşe, aya bakılabiliyor, bulutlara binilebiliyor, yıldızlara erişilebiliyor, kanatsız uçulabiliyordu. Rüyalarla gerçekler birbirinden ayrılmamıştı henüz. Bir kelebeğin kanadı, bir ağacın yaprağı gizemini ele vermemişti. Toprak, çamur, börtü böcek, su, deniz, akarsu, dağ, ova hepsi dosttu. İçine karışıp oynadıkça, seni kucaklar, asla korkutmazdı. Kirlenmezdik çamurla oynarken ve ürpermezdik bir dağın doruğuna bakarken.

         Hiçbir şey bilmediğimiz günlerde, en iyi bildiğimiz şeydi, doğanın bir parçası olduğumuz. Dostça, kardeşçe, barışık yaşardık dünyadaki her şeyle.

         Fakat o hiç ilerlemediğini düşündüğümüz zaman, hızlıca geçiverdi ve günün birinde,  uymamız gereken kuralların önüne, ‘Artık sen büyüdün’ cümlesi eklendi. Bu cümleyle başlayan kurallar çoğunlukla sıkıcıydı. Bu kurallar giderek çoğaldı, ağırlaştı ve tüm dünyamızı kuşattı. Hayat, eğlenceli bir oyun değildi artık ve mızıkçılığa da yer yoktu. ‘Bana ne küstüm, ben oynamıyom’ denemiyordu.    

         Büyümekle bozulan büyünün bir kez daha asla oluşmayacağını,  çocukluk sevinçlerimizi yeniden yakalama çabalarımızın beyhudeliğini zaten geç fark eden, fark ettikten sonra da zamanın akıp gittiğinin telaşına düşen biri, nihayet hayatta bazı şeylerin telafisinin mümkün olmadığını görür ve mecburen büyür. Geriye dönüp değiştiremeyeceğimiz bazı katı gerçekleri vardır hayatın, ölüm gibi mesela, ya da doğum. Yaşı kaç olursa olsun, anne ya da babasını kaybeden bir çocuğun büyümekten başka şansı yoktur. Aynı şekilde, yine yaşı kaç olursa olsun, dünyaya bir bebek getiren bir kadının, ya da baba olan bir erkeğin büyümekten başka şansı yoktur. Gönüllü ya da mecburen bir şekilde büyürüz. Ve kabulleniriz büyüdüğümüzü, ‘tamam’ deriz, ‘ben artık çocuk değilim, hatta genç bile değilim, yetişkin bir insanım’ Bu kimlikle henüz daha yeni barışmışızdır ki, yani büyüdüğümüzü yeni kabullenmişizdir ki, hayatımıza ‘Artık Sen Yaşlandın’la başlayan cümleler girer. Hatta bazen bazı durumlarda kendimiz kendimiz için o cümleyi kurarız. ‘Artık yaşlanmışım’ Buruk bir hissiyattır bu, boyun eğmektir. Ve asıl mesele boyun eğebilmektir.    

           40 öyle bir yaş ki; hadi kibarlık edip, orta yaş diyelim, ilgili, ilgisiz herkesi felsefeye yöneltiyor. Hayatı boyunca yaşamı ve varlığının anlamını hiç sorgulamamış biri bile filozof kesilebiliyor 40’ında. Ya da benim gibi, alıyor eline kişi, yıllar önce bıraktığı kalemi.  Tabii, ‘Hay almaz olaydın. Aldın da yaza yaza bunu mu yazdın?’ denilme riski daima var. Buna rağmen yazmak gerektiği, büyüdükçe öğrendiğimiz değil, unuttuğumuz gerçeklerden biri. Biz çocukken daha cesurduk, ‘kim ne der’i fazla hesaplamazdık yapmak istediğimizi yaparken. Çocuk aklımızla biliyorduk sanki dünyaya bir kez gelindiğini, bu nedenle hayatta, yapmak istediğimizi yapmanın önemini.

           Çocukluk değerlerine hafiften bir dönüş gözlendiğine göre;  Sahiden de 40, ikinci başlangıç olabilir mi? ‘Hayat 40’ında başlar’ lafını 40’ın üstündekiler, avuntu olsun diye uydurmamışlardır belki. Avantajlı bir yeniden doğuştur söz konusu olan.

           Mesela bu yaşta, ateşin yaktığını, birisi bize ‘cıss’ demese de biliyoruz. Dünyaca tecrübemiz var hayatta. Hayatı tanıyoruz. 40 yıllık yaşamışlığımız var bu gezegende, dünyayı biliyoruz. Az ya da çok maddi ya da manevi kazanımlarımız, birikimlerimiz var her birimizin kendimize göre.

           Yani evet aslında epey avantajlı başlıyoruz ikinci yarıya. Kazanımlarımıza odaklanıp, krizi atlatmak mümkün mü bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var; krizi yaratan yaşanmışlıklarımız değil, yaşanmamışlıklarımız. Ukdelerimiz yani. Yapmak isteyip de yapamadıklarımız, olmak isteyip de olamadıklarımız.

            Üstelik bunun daha 50’si var, hatta düşünemediğim, tahayyül edemediğim 60’ı bile olabilir, bir kazaya uğramadığım ve sigarayı bıraktığım koşulda.

            Yaşıtlarım (since 1970), bu başlarında kendine acıma, ortalarında kendini avutma, sonlarında kendini gazlama yazısı ile belki canınızı sıktım ve kabul, zırvalayarak kıymetli zamanınızı çaldım. Bu densizliğimin birbirinden bencil 2 nedeni var. Birincisi, ‘ben hayatta hep yazmak istedim ama yazmadım’ dememek için bir gün. İkincisi; o dilimize dolayıp anlamını unuttuğumuz zamanın gerçekten kıymetli olduğunu, durmaksızın geçtiğini, ve henüz zaman makinesinin icat edilmediğini kendim de dahil hepimize hatırlatmak için.



 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.